29 Ağustos 2014 Cuma

Biraz Zaman

Okursanız, okurken fonda çalsın diye, tıklayalım.

Üniversitenin yarısı bitti. Şaka gibi. Zaten bana her şey şaka gibi. Tamam, çoğu şey. Lisenin ilk günü, “Biter mi be bu dört yıl?” dediğimi beş dakika önce söylemişim gibi net hatırlıyorum zira. Oralara kadar hiç girmeyeyim, kimse kurtaramaz beni. Öğrenciliğin bitmesi fikrinden korkuyorum ben, geçen yıl falan fark ettim galiba. Öğrenciliğin insanı dünyadan, hayattan koruduğunu düşünüyordum ki hâlâ düşünüyor olabilirim. O kadar korunaklı bir hayatım oldu ki bugüne kadar, kalbim o kadar duvarlarla kaplıydı ki; bu korunakları da duvarları da inşa eden hep benim.  Ne bir başkasının psikolojimdeki müdahalesi ne de sütten ağzı yanmanın belirtileri. Kendim oluşturmuşum ve alışmışım o dünyaya işte. Ve hâlâ da korkuyorum hayatın gerçekliğinden, hayatın kendisinden, kırılmaktan, kırmaktan. Duygularımın, tutkularımın şu anki yoğunluğundan daha az olabileceği fikrinden. Sabit fikirlerim var mı bilmiyorum, var galiba. Sadece zaman akıp gidiyor ve bir yerinden yakalamaya çalışıyorum sanırım. Sabit durursam ölücem çünkü biliyorum, koşarken yerlerde sürüklese de o zamanı yakalamam gerektiğini, kendimi yenilemem, kendime gelmem, hayatımı gözden geçirmem, daha iyi biri olmam, sabit fikirlerimden kurtulmam gerektiğini aşılamaya çalışıyorum kendime. Farkında olmadan. Çünkü ölücem bi’ gün. Ölücez. Belki on dakika sonra, belki yarın, belki kırk yıl sonra.

Hayatım üzerine, hayattaki misyonum üzerine şimdi olduğundan daha fazla düşünmem gerek belki. Bunu yapmam gerektiğini hissediyorum. Çevremdeki insanların benden alıp hayatıma getirdikleri üzerine, işlerin daha da uzarsa kötüye gideceğini kesinleştirdiğim anda hayatımdan bir anda çıkarıp attığım insanlar ve bunu yaparken hiç zorlanmayışım ve ardıma bakmayışım üzerine düşünmem gerek belki. Çok tuhaf. Üniversiteye başlarken tüm hayatımı sorgulamıştım günlerce. Ne oluyor, nereye gidiyorum, ben kimim, kimliğim ne, şimdi neler olacak, yapmak istediklerim neler, hayallerim yeterince gerçek ve tutkulu mu, beklentilerim neler, yaşamak istediğim ruhani hayat için, gelecekte olmak istediğim insan için yeterince çabalıyor muyum? Bu gibi şeylerdi hepsi. Şimdi de aynı dönemden geçiyorum sanırım. Aslına bakarsan hayallerim neler; üniversiteyi yarıladım, genel hatlarıyla bilsem de hâlâ tam olarak oturtabilmiş değilim. Çünkü dünya benim için fazla “gerçek”. Yolumu bulmaya çalışıyorum hâlâ. Aslında biliyorum. Kimliğimin, savunduklarımın, inançlarımın, olduğum ve daha fazla olmak istediğim kişinin farkındayım. Sadece biraz daha çabalamam gerek. Kendimi önce kendime ispatlamam gerek. O yoldayım şu an. Ve artık korkmamayı öğrenmeliyim, biraz cesur olmayı. Ama yine de zaman alacak gibi.

1 hafta önce benim için anlam ifade eden bi’şeyler yazmıştım. Şimdi buraya da yazıyorum. Saklamamalıyım onları öylece çünkü. Ben kendimi çok acemi hissediyorum hayata karşı. Korkuyorum, çok korkuyorum hayatın gerçeklerinden. O gerçeklerin tam içinde bulunsam, bağırsam çağırsam, öfkelensem, bir şeylere hissettiğim tutkudan gözüm başka hiçbir şeyi görmese de, korkuyorum. İnsanların insaniyetsizliğinden, nezaketsizlikten, insanların davranışlarından korkuyorum. O davranışlar yüzünden kırılmaktan korkuyorum. Çünkü bir insaniyetsizlikle karşılaştığımda insanlığa olan tüm umudumu, tüm inancımı yitirmişim, yitirecekmişim gibi hissediyorum. Bu çok küçük bir şey, ters bir bakış bile olsa. Hiçbir şey düzelmeyecekmiş, hiçbir şey yoluna girmeyecekmiş gibi. Olumsuz şeylerden anında etkileniyorum ve o düşünceleri uzaklaştırmak zor oluyor. Kolaylaştırmanın bi’ yolu olsa keşke. Zorlanıyorum. Büyümekten, hayattan, sorumluluklardan korkuyorum. Büyüdükçe duyguların ölmesinden, bir şeylerin, birilerinin ölmesinden korkuyorum. İnsanlar genelde yazdıkları gibi konuşmazlar, yazarken daha derindir belki ama konuşmazlar işte. Neden peki? Tutan ne bu insanları? İnsanların kendilerini yazdıkları kadar konuşurken de iyi ifade edememelerinden korkuyorum. Çünkü iletişimsizlik varsa, hiçbir şey yok demektir hayatta. Her şey mat, her şey donuk. Duygularımı yazdığım gibi konuşurken de anlatamazsam karşımdaki anlamaz ki sevildiğini. Kızıldığını. Duygularını konuşarak ifade etmeyen insanlarla karşılaşmaktan korkuyorum. Duygularını söylemekten utanan insanlardan korkuyorum. Ve bu ülke böyle insanlarla dolu. Kapalı kutu herkes. Sevdiğini, kızdığını, inandığını, tutkularını anlatmaktan aciz. Ki bu benim için yaşamaktan aciz olmak gibi bir şey. Gözlerimizin içine bakarak konuşmaktan aciziz artık, bu beni öldürüyor. İnancımı öldürüyor. İfade edilmeyen, karşı tarafa hissettirilmeyen sevgi ne işe yarar ki? Ben ifade edilmeyen sevgiden çok korkuyorum.  Sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. Ölmekten korkuyorum, sanırım 2-3 ay önce fark ettim. Emin değilim. Sadece yolda olmak istiyorum. O yolculuğun engebelerinden çok korkuyorum.  Çünkü hiç büyük bi’ darbe almadım ben. İşte bu yüzden acemiyim. O darbeyi, ilk büyük darbeyi aldığımda çok hırpalanıcam biliyorum bunu. Çünkü büyük darbelerle nasıl başa çıkılır hiç bilmiyorum. Önce bunu öğrenmem gerek. Bir şekilde. Her ne şekilde olursa. Hayat istediğim gibi olmayacak her zaman, hatta çoğu zaman. Ve o zamanlardaki mutsuzluğumun şimdi olduğum insanı yıpratmasından korkuyorum. Yıpratıcak çünkü biliyorum. Bunun için neye sarılmam gerektiğini biliyorum, inandığım birçok şey  var ve o yolda şimdi olduğumdan da fazla ilerlemek istiyorum. Çünkü o yolda düşündüğümden de gerideyim. Bunun hiç olmadığım kadar farkındayım artık. Bambaşka bir insana dönüşmekten, hissedememekten korkuyorum. Mesela 30 yaşıma gelirsem eğer, hayal ettiğim gibi hissedememekten korkuyorum. Ne çok korkum var, hepsi de değişmek üzerine. Yıpranmak üzerine.


Şimdilik böyle. Belki de farkında olduğunu sandığım dünyayı içimdeki duvarların ardından değil de tam ortasından, çıkış noktasından keşfetmeye başlamam gerek. Sadece biraz zaman.

Bu da bonus: