"Artık kimsenin gidenlerin ardından bakacak zamanı yoktu."
Okuduğum bir kitaptan bu cümle. Kendimi bildim bileli hep düşündüğüm şeylerden biri.
Sevdiklerimize hoşçakal dedikten sonra neden gözden kaybolana kadar ardından bakacak zamanımız yok artık?
Bunun zamanla değil, hissetmekle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Öylesine sevmek mi, ona alışmanın getirdiği sıradanlaşmanın tezahürü bir boşvermişlik mi yoksa gerçekten ama gerçekten kalbinde hissetmek mi sevdiğimizi söylediklerimize olan gerçek hislerimiz? Bu sınırın bile ne tarafında olduğunu hissedemeyenler dünyanın belki de 80% 'ini oluşturuyordur artık.
Ya giden? Bindiği otobüs, tren vs. hareket ettiği anda arkasını dönüp giden "sevdiklerini" görünce kendini gösteren içindeki burukluk? O garip, açıklanamaz yabancılık hissi? Bu hissi, bu değersizlik hissini herkes biliyor. Eminim. Çünkü bunun bile hiçbir değeri yok gibi artık. Duygularımızı aldırıp yerine silikon doldurmuş gibiyiz. Klişe mlişe, bu böyle ve göz dolduracak kadar acı.
Kimseyi gözden kaybolana kadar ardından bakacak ve hatta kaybolduktan sonra bile olduğumuz yerde bir süre bekleyecek, o an özlemeye başlayacak kadar fazla sevmiyor/hissetmiyor muyuz?
31 Ağustos 2017 Perşembe
20 Haziran 2017 Salı
Konuşmak
Hiçbir yerde paylaşmayacağım, blogumda kaybolup gidecek bir yazı bu. Bu geceyi hatırlatması için bana. Beynimin içinde dolanan onlarca soru işaretiyle. Ve bununla:
"Kırmızı bir at çizerdim, kırmızı bir at, bak bu da kafası. 'Nereden geldim, nereye giderdim?' Bu da düşünen kafanın bana sorusu. Sür beni sarp kayalıklara, oradan aşağısı başka yerin konusu.
'Ah,' dedi 'senin durumun fena' , 'Ah,' dedi 'kalbinde bu neyin acısı?'
'Ah,' dedi 'senin durumun fena' , 'Ah,' dedi 'kalbinde bu neyin acısı?'
Dayanamaz kalbimin içinden çıkardım, utanmadan dünyaya tepeden bakardım. Kimse beni bilmez, bilmez beni bilmez, bilmez beni kimse, ben hep saklandım.
Yanmalısın, sönmelisin, ruhları incitmeli... İnanırken yalanlara delirmiş olmalısın. Bakmalısın, görmelisin acıyan yerler neresi, varmak için 'hep'lere önce 'hiç'i göze almalısın.
O kızgın bakışın, bi' de üzgün bakışın, yüzlere gülüşün ve anidir düşüşün.
O kızgın bakışın, bi' de üzgün bakışın, yüzlere gülüşün ve anidir düşüşün.
Üzülmeye gelmez, giderdim aramaya ruhumun parçalarını. Üzerime bir bir dikerdim. Beni nasıl isterdin? Tek parça.
Yoksun nedenin yoksa. Kime güler yüzün? Kime ağlarsın?
Çek, bi' sandalye çek ve otur, mumlar var, mumları yak. Anlatacaklarım uzun, uzundur yollar ve her ne yöne gidersen git beter gibi sonsuz ama yoksun nedenin yoksa.
Çek, bi' sandalye çek ve otur, mumlar var, mumları yak. Anlatacaklarım uzun, uzundur yollar ve her ne yöne gidersen git beter gibi sonsuz ama yoksun nedenin yoksa.
Yokum, nedenim yok benim. Kime güler yüzüm? Kime ağlarım? Duruyorsan, ne duruyorsun? Yarına kalsan ne umuyorsun? Bi' sandalye çek ve otur, mumlar var, mumları yak. Anlatacaklarım uzun, uzundur yollar ve her ne yöne gidersen git, beter gibi sonsuz ama yoksun nedenin yoksa.
Ağlarla kaplı, hiç bilemezsin, her yanım, her sözüm, her savaşım, her yarım. Öyle zor öyle zor öyle zor geliyor ki her yeni gün, her yeni gün, her yeni gün, her yeni gün."
16 Haziran 2017 Cuma
John the Revelator
Her yer kargaşa, her yer kaos. Ortadoğu cehennem çukuru. Kendi
sonumuzu kendimiz getiriyoruz. Reel politik diye diye olmayacak şeylere göz
yumduk. Her gün - her hafta katledilen belki yüzlerce insan var. Ve tüm bunlara
son vermeye cesaret edebilecek tek bir insanı yetiştirebilme, o tek bir insanı
kazanabilme zamanlarındayız artık. Kim olacağı belli olmaz, tek bir insan
binlerce – yüz binlerce insana ulaşabilir. Hayatlarını değiştirebilir. Bir
kişinin hayatını değiştirmek, o kişinin devam ettirdiği nesiller boyunca hayat görüşünü
belirlemek demek olabilir. Ve bu ihtimallerin arasında tek bir kişiyi kaybetme
lüksümüz yok. İnanç gerek bize. Başarabileceğimize olan inanç ve bunun için
gayret.
Bu devrimi başlatmaya, Ortadoğu’daki, dünyadaki düzeni
değiştirmeye görülen o ki bu gidişatla güç yetiremeyeceğiz. Ama ağlanıp
sızlanmayacağız. Evlerimizden başlayacağız bu işe. Devrimi evlerimizden
başlatacağız. Huzurumuzla, şefkatimizle, heyecanımızla eğiteceğiz birbirimizin
yüreklerini. Bunlardan aldığımız güçle aile olmayı başaracağız. İmza atmak aile
olmak değildir. Evliliktir sadece. Oysa iki kişiyle başlayan “gerçek” bir aile,
devrimin ilk halkası olmalı ki devrimin temelleri sağlam olsun. O evden yetişen
nesiller; tüm benliğiyle, bilinciyle, eğitimiyle, anlayışıyla, merhameti,
duyguları ve aynı zamanda gerçekçiliğiyle bir amaç sahibi olduğunu fark
edebilir ancak. Minik yürekleri fethetmeden bu devrimi gerçekleştiremeyiz.
Olacak bu ya, The Forest Rangers’ın John the Revelator’ı
çalarken içimden geldi bunları yazıvermek. Bu şarkıyı keşfettiğim dizide, bu
şarkıyla, illegal düzeni değiştirmek, kendi ailesi ve çevresinde devrim yapmak istediği için kurban verilen bir adam
kastedilirdi. Çok bilinen ama idrakı ve gerçekleştirilmişliği minimumda bir
sözdür: “Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter,” demiş ya Malcolm
X; bu toplumu uyandırmaya, sonraki nesillere bir amaç kazandırmaya belki de
herhangi birimizin evinden çıkan ‘John the Revelator’ın gücü, cesareti, azmi
yetecek. Biz inancımızı ve gücümüzü kaybetmeyeceğiz. Yaprak gibi titremeyeceğiz
olanlar karşısında. Önceliğimiz bu.
“Bu, tarihteki en eski hikayedir. Bir gün 17 yaşındasınızdır
ve gelecek için plan yaparsınız. Sonra sessizce ve siz ne olup bittiğini
anlamadan o gün gelir. Sonra da dünde kalır. Bu, sizin hayatınızdır. Arzulamak,
kovalamak ve dilemek için çok zaman harcıyoruz. Ama gayret güzel bir şeydir.
Bir şeyleri dürüstlükle kovalamak iyidir. Hayal etmek. Bir daha asla
göremeyeceğinizi bildiğiniz bir arkadaşınız olsaydı ona ne söylerdiniz?
Sevdiğiniz biri için yapabileceğiniz son bir şeyiniz olsaydı onun için ne
yapardınız? Söyleyin. Yapın. Beklemeyin. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Bir
dilek tutun ve kalbinize kazıyın. Neyi isterseniz. İstediğiniz her şeyi.
Kazıdınız mı? Güzel. Şimdi onun gerçekleşeceğine inanın. Sıradaki mucizenin
nereden geleceğini asla bilemezsiniz. Sıradaki anı. Sıradaki gülümseme.
Gerçekleşen sıradaki dilek. Eğer dileğine çok yakın olduğuna inanırsan ve
aklınla kalbini onun gerçekleşebilirliğine, kesinliğine açarsan, dileğinin
gerçekleştiğini her an görebilirsin. Dünya sihirlerle dolu bir yer. Tek yapman
gereken buna inanmak. O yüzden haydi bir dilek tut. Tuttun mu? Güzel. Şimdi ona
inan. Tüm kalbinle.”
Kaydol:
Yorumlar (Atom)