31 Ağustos 2017 Perşembe

Gidenlerin Ardından

"Artık kimsenin gidenlerin ardından bakacak zamanı yoktu."

Okuduğum bir kitaptan bu cümle. Kendimi bildim bileli hep düşündüğüm şeylerden biri.

Sevdiklerimize hoşçakal dedikten sonra neden gözden kaybolana kadar ardından bakacak zamanımız yok artık?

Bunun zamanla değil, hissetmekle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Öylesine sevmek mi, ona alışmanın getirdiği sıradanlaşmanın tezahürü bir boşvermişlik mi yoksa gerçekten ama gerçekten kalbinde hissetmek mi sevdiğimizi söylediklerimize olan gerçek hislerimiz? Bu sınırın bile ne tarafında olduğunu hissedemeyenler dünyanın belki de 80% 'ini oluşturuyordur artık.

Ya giden? Bindiği otobüs, tren vs. hareket ettiği anda arkasını dönüp giden "sevdiklerini" görünce kendini gösteren içindeki burukluk? O garip, açıklanamaz yabancılık hissi? Bu hissi, bu değersizlik hissini herkes biliyor. Eminim. Çünkü bunun bile hiçbir değeri yok gibi artık. Duygularımızı aldırıp yerine silikon doldurmuş gibiyiz. Klişe mlişe, bu böyle ve göz dolduracak kadar acı.

Kimseyi gözden kaybolana kadar ardından bakacak ve hatta kaybolduktan sonra bile olduğumuz yerde bir süre bekleyecek, o an özlemeye başlayacak kadar fazla sevmiyor/hissetmiyor  muyuz?

20 Haziran 2017 Salı

Konuşmak

Hiçbir yerde paylaşmayacağım, blogumda kaybolup gidecek bir yazı bu. Bu geceyi hatırlatması için bana. Beynimin içinde dolanan onlarca soru işaretiyle. Ve bununla:

"Kırmızı bir at çizerdim, kırmızı bir at, bak bu da kafası. 'Nereden geldim, nereye giderdim?' Bu da düşünen kafanın bana sorusu. Sür beni sarp kayalıklara, oradan aşağısı başka yerin konusu.

'Ah,' dedi 'senin durumun fena' , 'Ah,' dedi 'kalbinde bu neyin acısı?' 

Dayanamaz kalbimin içinden çıkardım, utanmadan dünyaya tepeden bakardım. Kimse beni bilmez, bilmez beni bilmez, bilmez beni kimse, ben hep saklandım. 

Yanmalısın, sönmelisin, ruhları incitmeli... İnanırken yalanlara delirmiş olmalısın. Bakmalısın, görmelisin acıyan yerler neresi, varmak için 'hep'lere önce 'hiç'i göze almalısın.

O kızgın bakışın, bi' de üzgün bakışın, yüzlere gülüşün ve anidir düşüşün. 

Üzülmeye gelmez, giderdim aramaya ruhumun parçalarını. Üzerime bir bir dikerdim. Beni nasıl isterdin? Tek parça. 

Yoksun nedenin yoksa. Kime güler yüzün? Kime ağlarsın?

Çek, bi' sandalye çek ve otur, mumlar var, mumları yak. Anlatacaklarım uzun, uzundur yollar ve her ne yöne gidersen git beter gibi sonsuz ama yoksun nedenin yoksa. 

Yokum, nedenim yok benim. Kime güler yüzüm? Kime ağlarım? Duruyorsan, ne duruyorsun? Yarına kalsan ne umuyorsun? Bi' sandalye çek ve otur, mumlar var, mumları yak. Anlatacaklarım uzun, uzundur yollar ve her ne yöne gidersen git, beter gibi sonsuz ama yoksun nedenin yoksa.

Ağlarla kaplı, hiç bilemezsin, her yanım, her sözüm, her savaşım, her yarım. Öyle zor öyle zor öyle zor geliyor ki her yeni gün, her yeni gün, her yeni gün, her yeni gün."

16 Haziran 2017 Cuma

John the Revelator

Her yer kargaşa, her yer kaos. Ortadoğu cehennem çukuru. Kendi sonumuzu kendimiz getiriyoruz. Reel politik diye diye olmayacak şeylere göz yumduk. Her gün - her hafta katledilen belki yüzlerce insan var. Ve tüm bunlara son vermeye cesaret edebilecek tek bir insanı yetiştirebilme, o tek bir insanı kazanabilme zamanlarındayız artık. Kim olacağı belli olmaz, tek bir insan binlerce – yüz binlerce insana ulaşabilir. Hayatlarını değiştirebilir. Bir kişinin hayatını değiştirmek, o kişinin devam ettirdiği nesiller boyunca hayat görüşünü belirlemek demek olabilir. Ve bu ihtimallerin arasında tek bir kişiyi kaybetme lüksümüz yok. İnanç gerek bize. Başarabileceğimize olan inanç ve bunun için gayret.

Bu devrimi başlatmaya, Ortadoğu’daki, dünyadaki düzeni değiştirmeye görülen o ki bu gidişatla güç yetiremeyeceğiz. Ama ağlanıp sızlanmayacağız. Evlerimizden başlayacağız bu işe. Devrimi evlerimizden başlatacağız. Huzurumuzla, şefkatimizle, heyecanımızla eğiteceğiz birbirimizin yüreklerini. Bunlardan aldığımız güçle aile olmayı başaracağız. İmza atmak aile olmak değildir. Evliliktir sadece. Oysa iki kişiyle başlayan “gerçek” bir aile, devrimin ilk halkası olmalı ki devrimin temelleri sağlam olsun. O evden yetişen nesiller; tüm benliğiyle, bilinciyle, eğitimiyle, anlayışıyla, merhameti, duyguları ve aynı zamanda gerçekçiliğiyle bir amaç sahibi olduğunu fark edebilir ancak. Minik yürekleri fethetmeden bu devrimi gerçekleştiremeyiz.

Olacak bu ya, The Forest Rangers’ın John the Revelator’ı çalarken içimden geldi bunları yazıvermek. Bu şarkıyı keşfettiğim dizide, bu şarkıyla, illegal düzeni değiştirmek, kendi ailesi ve çevresinde devrim yapmak istediği için kurban verilen bir adam kastedilirdi. Çok bilinen ama idrakı ve gerçekleştirilmişliği minimumda bir sözdür: “Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter,” demiş ya Malcolm X; bu toplumu uyandırmaya, sonraki nesillere bir amaç kazandırmaya belki de herhangi birimizin evinden çıkan ‘John the Revelator’ın gücü, cesareti, azmi yetecek. Biz inancımızı ve gücümüzü kaybetmeyeceğiz. Yaprak gibi titremeyeceğiz olanlar karşısında. Önceliğimiz bu.


“Bu, tarihteki en eski hikayedir. Bir gün 17 yaşındasınızdır ve gelecek için plan yaparsınız. Sonra sessizce ve siz ne olup bittiğini anlamadan o gün gelir. Sonra da dünde kalır. Bu, sizin hayatınızdır. Arzulamak, kovalamak ve dilemek için çok zaman harcıyoruz. Ama gayret güzel bir şeydir. Bir şeyleri dürüstlükle kovalamak iyidir. Hayal etmek. Bir daha asla göremeyeceğinizi bildiğiniz bir arkadaşınız olsaydı ona ne söylerdiniz? Sevdiğiniz biri için yapabileceğiniz son bir şeyiniz olsaydı onun için ne yapardınız? Söyleyin. Yapın. Beklemeyin. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Bir dilek tutun ve kalbinize kazıyın. Neyi isterseniz. İstediğiniz her şeyi. Kazıdınız mı? Güzel. Şimdi onun gerçekleşeceğine inanın. Sıradaki mucizenin nereden geleceğini asla bilemezsiniz. Sıradaki anı. Sıradaki gülümseme. Gerçekleşen sıradaki dilek. Eğer dileğine çok yakın olduğuna inanırsan ve aklınla kalbini onun gerçekleşebilirliğine, kesinliğine açarsan, dileğinin gerçekleştiğini her an görebilirsin. Dünya sihirlerle dolu bir yer. Tek yapman gereken buna inanmak. O yüzden haydi bir dilek tut. Tuttun mu? Güzel. Şimdi ona inan. Tüm kalbinle.”  

29 Ocak 2016 Cuma

İzlemeden ölünmeyecekler köşemizde bugün: Music from Another Room!

Öyle bir film izledi ki bu gözler, ''Allah'ım nerdeymişim bugüne kadar?'' diye düşünüyorum saatlerdir. Yüzümde kocaman, KOCAMAN aptalsı bi' gülümseme. Film boyunca böyleydi, bittikten sonra da değişmedi o ifade sanıyorum ki.

Lafı uzatmadan konuya gireyim. Mevzubahis filmimiz "Music from Another Room". Filmden haberdar oluşum, bir önceki postta övücülüğünü yaptığım Savage Garden'ın Truly, Madly, Deeply şarkısına dayanıyor. Vaktiyle Youtube'da şarkıyı dinlerken günlerden bir gün filmle ilgili bir videoya denk gelmiştim. Araştırmıştım, soundtrack Truly, Madly, Deeply idi. Yani, hayatımın filmlerinden birisiyle karşı karşıya olabilirdim! İçim içime sığmıyordu, abartmıyorum. Ben böyle şeylere, detaylara, beklenmedik bir anda duyulan küçük bir melodiye bile aşırı sevinen biri oldum zaten hep. Gel gör ki, uykulu halimle seneler önce gördüğüm bu videoyu ertesi sabah zihnimden silmiştim. Taa ki dün geceye kadar. Öyle aniden dank etti ki böyle bir filmin varlığı, bu kez unutmadan mutlaka izlemeliydim. Jude Law'ın en skinny halini merak edenler de buyursunlar. Kendisiyle bir gönül bağım bulunmamasına rağmen gülümsetti nostaljisi. En skinny hali dediysem de, 26 yaşındaymış film çekildiğinde. Şaka gibi arkdşlr.


Afişine bakıldığında Hugh Grant'li, Sandra Bullock'lu falan sıradan bir romantik komedi gibi görünüyor. Ki onlardan da izlemişliğim sayısını hatırlamadığım kadar fazladır da, konu bu değil. Gretchen Mol kişisinin Marilyn Monroe'msu saçlarıyla Jude Law'ın velisi gibi durduğu afiş şöyle:



İşte o işler afişe bakmakla olmuyor, öküzün bacağı maalesef o şekilde değil. Benim için yerinin soundtrack kısmıyla bile apayrı olacağı başından belliydi de, konu o da değil. Sevip de kavuşamama, imkansız aşk, içinden kanlar akan beyaz güller, manik depresif aşıklar ya da hayatı güllük gülistanlık gören, birbirlerine gül bahçeleri vaat eden ya da etmeyen aşıklarla da ilgili değil konu. Fantastik ögeler de yok merak ettiyseniz. İçten içe, "O yok bu yok, ne var lan it?" denildiğini duyar gibiyim. İşte o da öyle değil ehehehe.

Alışılmadık bir şekilde başlayıp, alışılmadık bir şekilde devam eden ve bence oldukça gerçek bir film. Nasıl mı gerçek? Tutkular yönüyle gerçek, en başta.  İnsan ilişkileri yönüyle, anlık çaresizliklerle, anlık burukluklarla, şiddetli kararsızlıklarla, tutkunun ve inancın verdiği umudun peşinden gitmek istemekle, tutkuların yolunu kesen gerçeklikler ve toplumun ne düşüneceğine verilen önemin insanın tutkularını, duygularını ve en kötüsü de kişiliğini köreltmeye nasıl da kadir olduğunu sonuna kadar hissettirebilmesi yönüyle bile oldukça gerçek bir film bu. Filmin sağından solundan kırpıp kendinize, çevrenize, hayallerinizin ücra kısımlarına bile pay biçebilir; sizi siz yapan şeylerden asla vazgeçmemeye, tutkularınızı hep canlı tutmaya dair gaza getirirken bulabilirsiniz kendinizi. Ha, yanlış olmasın; öyle kasıntı didaktik bir film de değil bu. Herkesin yakaladığı nokta çok başka bir şey olabilir eminim bu filmde. Mesaj kasmamışlar, olduğu gibi insanın içinden akıp giden bir film.


                       
Üstte dedim ya "gerçek bir film bu" diye, işte o da öyle değil aslında. O bile sıradan bir gerçeklik değil, gerçeklik ama masal gibi. Masal gibi bir film bu. En gerçek, en yaşanabilir duygular bile öyle bir kalıba sokulmuş ki masal gibiliğiyle zaman durduran cinsten. Çünkü ben bir ara öyle bir kaptırmışım ki kendimi izlerken, Truly Madly Deeply filmde duyulmaya başladığı anda tüyler diken konuma geçti. Filmi izlememe sebep olan şarkının varlığını unutmuşum, şarkıdan hiç haberim yokmuş da tesadüfen denk gelmişçesine sevinçten çırpındım o an.
Yalnız bir şarkının sözleri bir filmin akışına, duygusuna bu kadar cuk oturmaz. İnanın başka hiçbir şarkının sözleri ve atmosferi bu filmi bütünüyle tamamlayamazmış, çaldığı sahnelerde onu sonuna kadar hissettim.

Ve Danny, o nasıl mükemmel bir aşk tanımıydı yemek masasında yaptığın? 

Çok güzel film ya, izlesenize!




26 Ocak 2016 Salı

Darren Hayes ve Biz

İki ayrı uçta kırılmış ruhlar, kaybedilen zamanları telafi etme çabası bir yana; çok mu erken, yoksa geç kalınmışlık duygusu mu bu içimizdeki?  Korku, huzur, heyecan, korku. Yani, işte.

Aynı şarkıları dinleyerek farklı yönlere atılmış adımlar yıllar sonra çok hassas bir noktada buluşturabilir mi iki ruhu? 

'Ne diyorum ben?' diyorum durup bi' an kendime, az önce dünyanın huzursuz, en bayık filmini izlemiş olabilirim; yapımcısından reji asistanına, senaristinden yönetmenine kadar içimden küfürlere boyadığım Like Crazy'yi. Belki ondan bu saçmalayıp saçmalamadığımdan bile çok emin olamayarak bilinç akışı döküldüğüm cümleler. Tutamadım içimde sadece. En çok böyle anlarda yazmak istiyorum aslında; net bir konu olmadığında zihnimde ve dünyanın en romantik şarkılarından birini dinliyorken üstelik.

Neden bu kadar çok devrik cümle kuruyorum bilmiyorum. Yıllarca bünyeye yüklenen aşırı doz Onur Özdemir'den diyeceğim de, düşününce çocukluğumdan beri hep böyleydi. Ve özellikle, bilerek yaptığım bir şey olmadı ama genellikle hep böyle çıktı cümleler zihnimden, gözlerimden, ellerimden. Devrik. Farkında olmadan benimle bütünleştiğini düşünürüm yıllardır bunun. Bir yazıyı bitirdiğimde geri dönüp kontrol etmek pek adetim değildir, yazının doğasını, duygusunu bozduğumu düşünürüm o an. Çünkü editlenecek bir şeyler hep vardır aslında, çoğu zaman diyelim. Ama o samimiyet bozulmasın istiyorum galiba. Ekstra açıklamalar gerekmesin diye, gerekmedikçe hiç bakmıyorum akıp giden yazının geçmişine. Baktığımda da eklenecek bir şeyler aklıma geliyordur mutlaka. Zaten blog yazan kaç kişi kaldık, üç beş kişiden fazlasına ulaşmayacağını bile bile? Güzelliği de burada bence. Cd çaları olmayan birinin ısrarla yeni albümler alması gibi. Arşivciliğinden, anlam yüklediğinden, değer verdiğinden. Yıllar sonra gözlerinin etrafındaki çizgilerle birlikte o albümlerin her birinin tozunu alırken ergenliğindeki, yirmili, otuzlu yaşlarındaki duygularına, anılarına dönüp bakabilme ihtimalinin güzelliğinden. İşte o film şeridinden daha güzel bir film çekilmiş olamaz bence yeryüzünde bir insan için. İşte bu kimsenin umrunda olmayabilecek yazılar da bunun için, biraz kişisel tatmin amaçlı belki. Yıllar sonra blogu açıp, "26 Ocak 2016, gecenin ikisinde tam olarak böyle şeyler hissediyormuşum. Ne aptalmışım/ne kadar güzelmiş/ne kadar gelecekten habersiz ve şimdi olduğumdan daha naifmişim vs." veya tam aksi cümleleri kurabilmek için. Hissedebilmek için. Tam şu ânı yıllar sonra hatırlayıp olabildiğince hissedebilmek için. 

Zamanı dondurabilmenin tek yolu, müzik ve fotoğrafın haricinde sadece yazmak. Elimden de içimden de başka türlüsünü yapmak gelmiyor çünkü. İşte o az önce bahsettiğim ve halen dinlemekte olduğum dünyanın en romantik sözlerine sahip en romantik şarkılarından birisi. Kim bu şarkıyı bilip de kendisine söylenmesini dilemez ki?:


Dünyanın kalan diğer tüm en romantik şarkıları da zaten yine Darren Hayes'a ait olduğundan kazananlar tam listeyi veremiyorum. Adam bu konuda müzik piyasasını parsellemiş vaktiyle tamamen. Kendisinden ARO.

18 Ağustos 2015 Salı

Uzun Zaman Oldu

Uzun zaman oldu hakkaten de, şu blogun başına oturup da hiç okunmamış ya da okunma ihtimali bile belki hiç olmayan şeyleri yazmaya başladığım anlar geldi gözümün önüne şimdi. Hayatımda çok fazla değişiklik var; söylenmiş-söylenmemiş sözler, anlatılmış-anlatılmamış ya da anlatılmayacak kadar yoğun anlar. Dıştan bakıldığında her şey aynı gibi. İçimde yaşadığım bi'şey. Tek bi' şey ama katmanları, boyutları var. Tek bi'şey ama devrim gibi.

Söylesek ya hadi Melis Danişmend'den Karşılıksız'ı?

Durum güncellemesi gibi oldu bu yazı aslında, hazır güncellemişken en sevdiğim beş gruptan biri olan Halestorm'un son albümünü (Into the Wild Life) dinliyorum şu an, muhteşem. İnanılmaz hatta. Lzzy Hale'ın askerleriyiz demiş miydim? Bu da böyle bi' notum olsun kendime. Günün birinde bu yazıya tekrar bakarsam gülümserim, şu anı hatırlayıp açar tekrar dinlerim beş bininci kez albümü, gülerim, ağlarım belki, heyecanlanırım, çığlık atarım Lzzy'ciğimle birlikte "I am the fire" diye, bağırırım, yaşarım, her haliyle güzel. Ülke gündemi hâlâ berbat; eskiden kimsenin kral çıplak demeye cesareti yokmuş, her zaman birçok sebep ve stratejik hatalar olmuş ama bunca fazla sebep de yokmuş esasen o zamanlar kral çıplak demek için. Şimdi tüm ülke ayaklansa da değişmiyor bir şey, biz ateşe su taşıyan karınca misali tanıştığımız her bir insanın minnacık da olsa beyninde yanabilme ihtimali olan ışıklarla teselli olmaya çalışırken, ülkenin kandırıldığı yetmiyormuş gibi kendilerinin de kandırıldığını önemsemeyen çıplak krallar saraydaki. Ülkemizin de bir Beyaz Saray'ı var ya hani artık, ne güzel de benziyoruz içindeki soytarı krallarla o büyük kıtaya. Göğe erdi erecek başımız, inandırıldık ne güzel. Başımızın göğe erdiği kadar, bilincimiz toprağın altına, havaya, rüzgarlara karıştı. Ve bunun geri dönüşü yok. Aptallığımıza doymuyoruz.

İçimi dökmeye gelmiştim iyisiyle kötüsüyle ama devrimimden ve Halestorm'dan başka iyilik çıkmadı, kötülük kusuyoruz hepimiz kalplerimizden. Daha ne kadar dibe inebiliriz onu düşünüyorum. Allah sonumuzu hayretsin demek istiyorum da; binlerce yıllık tarih boyunca doğruyu sorgulamayan, iyiyi kötüyü apaçık olduğu halde ayırt etmeyen, akletmeyen kullarına hayırlı bi' son nasip etmemiştir ki ya. Yine de her bir insanın zihnindeki o ışığa inanmaya, çalışmaya, konuşmaya, okumaya devam. Bu yolda olmak önemliydi hep, hâlâ önemli, hep de böyle kalacak.

Tam da şu an Halestorm kulağımda "We're livin' a bad girl's world, bad girls, we're runnin' a bad girl's world, bad girls" diyorken hem de. İstemsiz güldüm ya. Cümledeki girl'ü guy'a çevirsek, içimizdeki superhero'lar kıvılcımlanır belki. Ne bileyim işte, fantazya bile güldürmüyor artık. Umuda devam yine de.


7 Mayıs 2015 Perşembe

Kafası Karışık Olmak

Sonlar, sonsuzluklar. Bu iki kelime yanıp duruyor kafamda saatlerdir. Aylar sonra oturup yazmamı sağlayan şey sadece bu iki kelime. Yazmazsam huzursuz edeceklerdi sanki. Bi' ara demiştim; yazma isteği geldiyse eğer -iki kelime bile olsa bu-, uykundan uyandırıp sabahın dördünde yazdırır. Sonlar bizim kafamızda bir şeyleri bitirmemizle mi alakalı, gerçekten bitmesiyle mi yoksa? Sonsuzluklar biz öyle istediğimiz için mi öyleler yoksa elimizde değiller mi aslında hiç? Karşısında boynumuzu eğerek ömrümüzce izlerini taşıyacak olduklarımız mıdır sonsuzluklar?

"Ya her şeyim ya hiçim, sorma dünya ne biçim, bir kördüğüm ki içim, çözdükçe dolanıyor." mudur sonlara - sonsuzluklara olan yaklaşımımız? Sonlar gerçekten son mudurlar? İlkler hep sonsuz mudur ya da? Kendimizi bir şeylere inandırışımız kendimizi kandırışımız mıdır bazen? Hiçbir son ve hiçbir sonsuzluk birbirine benzemiyor. Herkesin sonu - sonsuzluğu ayrı bir tat bırakıyor. Kendi sonlarıma bakıyorum, son gibi sonlardı hepsi de. Kararlı, kimi zaman istikrarsız olsa da kesin ve keskin. Sonsuzluklarla ilgilenemeyecek kadar yorgun sonlardı hepsi de. Bitirdiğim her şeyde böyleydi. İnanmıyorum biten şeylerin sonsuzluğuna çünkü. İnanamıyorum artık. Yaşarsam belki inanırım. İnanmamayı seçiyorum. Buna inanacağım günü yaşamak istemiyorum çünkü. Şu an inandığım, deli gibi sevdiğim ne varsa gerçekliğinden durmadan gözlerim yanıyorken yıllardır düşündüğüm tüm bu şeyleri hâlâ düşünüyor olabilmek? Bir taraftan cevapsız soruların olmadığı zihin okumalı bi' dünya hayal ederken, bir taraftan bir insana kendini unutacak kadar güvenmenin ne demek olduğunu tatmak. Öyle gerçek bi' güzellik ki kelimeler yetmezmiş, onu öğrendim aşağılardan ona seslenirken. Sesi sakinleştirirken. O gerçekliğe, o duyguya olan inanç varsa yaşamak anlamlıymış. Zihin okuma olmasa da olurmuş. Bir insana ciddi anlamda güvenmek güzelmiş. Yanında her şeyi önemsizleştirir, iç yumuşatırmış. Ve daha bir sürü şey. Böyle böyle nirvanaya erişicem çok az kaldı, ya sabır.

Sonlar - sonsuzluklar demişken, ruhumu sattığım adamın şu sözlerini düşündüm hep:

"Sevgili: Aşk kırılgandır! Aşk kırandır! Sonsuz da olur, sonun da olur!
 Ama her zaman diğer bir kapı vardır! Aşk iki kapılı bir armağandır!
 Birinci kapı sonsuzluğa, ikinci kapı kendi sonumuza açılır hep!
 Ve ilk kapı için gereken tek anahtar; ikinci kapının tam tersinde olandır! Zıddı!
 Dengesiz mi? Yoksa denge mi? Artık buna sen karar ver!
 Sevgili: Sesimin sana dokunduğu yerlere armağandır;
 Ruhumun rahminde büyüttüğüm cümlelerim!"

W. Shakespeare