30 Eylül 2013 Pazartesi

Ama ben, ben sahiden, ben her neysem işte...

Olmak istediğim yerde, İzmir'de değildim, hâlâ da aynı şeyi düşünüyorum ama hayatı kendime zindan etmekten vazgeçmiş olabilirim. Çanakkale'ye alışmaktan korkuyordum geçen yıl buraya geldiğimde. Çünkü bir şeye, bir yere, bir zamana alışmaktan korkuyorum ben. O şeyden, o yerden, zamanın biriktirdiği o hatıralardan ayrılma fikri beni ölümcül korkuttuğu için sanırım. Yani, sanırım. Ve sanırım burayı sevmeye başladım, istesem de istemesem de. Hatıralarım çoğalıyor günden güne, nasıl bağlanmayayım ki işte...

Evet, yeterince tanımamış olduğumu düşündüğüm bir insanı tanımaya çalışıyorum. Yeterince odaklanamadığım şeylere odaklanmaya çalışıyorum. Aynı anda birçok şeye odaklanmaya çalışıp, hiçbirine yeterince vakit ayıramadığımda ve hayatıma yeterince dahil edemediğimde çileden çıkıyorum. Kafamı duvarlara sürtüp kıvılcım çıkartmak istiyorum öyle zamanlarda işte. Karşıdan bakınca biraz göz korkutucu görünse de aslında o hissi bile özlediğim zamanlar oluyor. İnsan ne çok şeyi özlüyor.

Bir insanı tanımak için onun en sevdiği kitabı okumanın, en sevdiği filmi izlemenin, en sevdiği grup ve müzisyenleri dinlemenin -ya da daha önceden biliyor olmanın- önemli olduğunu düşünüyorum. Tanırken bu aşamaları atlattığındaysa ona değer verdiğini göstermenin ve bunu devam ettirmenin en güzel yollarından yalnızca birkaçı olarak görüyorum demeliyim ya da. Bu çaba hoşuma gidiyor. Dünyama kabul ettiğim çok tatlı bir arkadaşım daha var artık. Ne kadar kibirli görünen bir ifade yalnız değil mi? ''Dünyama kabul ettiğim''miş... Sanki girilmesi zor olan tek dünya benimkisiymiş, bu erişilmesi zor şerefli bir mertebeymiş gibi. Asıl anlatılmak istenen şeyin bununla alakası olmasa da, içten içe öyle bir vurgusu var gibi. Pöh.

Her neyse, sosyopat olmadığıma eminim yıllardır yakın arkadaşlarımla, yeni tanıştığım insanlarla olan iletişimime bakınca. Ama bu yeni tanıştığım insanlara bağlı oluyor hep. Bir insanla bir on dakika kadar sohbet ettiğimde o insanın ömrümün sonuna kadar hayatımda olup olmayabileceği ihtimallerini kesinleştiriyorum. Ama önce sohbet etmem gerek. Gerçekten, içten bir sohbet etmem gerek. Bana hep, ''Dıştan bakınca çok kibirli, soğuk, kendini beğenmiş görünüyorsun ama öyle değilmişsin ya, bayağı neşeli bir insanmışsın.'' dendi çocukluğumdan bugüne kadar yeni tanıştığım insanlar tarafından. Burada yazar (!) kendini övmüyor tabii ki, insanın kendini anlatması kadar zor bir şey de yokmuş. Tabii benim tanışmak kavramım bildiğimiz tanışmaktan biraz uzakta. Tanışmak benim için ''Merhaba ben Tuğba, sen Ayşe, karşılıklı çok memnun olduk.'' veya ''Günaydın, - İyi akşamlar'' 'dan, kısacası ''merhaba - merhaba''dan öte bir şey. 

Bir insanla tanışmak, onu tanımak; söylediğim gibi onun sevdiklerini okumak - dinlemek - izlemek ve olaylara onun zevkleri ve dünya görüşü doğrultusunda bakabilmekten geçiyor. Gerçekten anlamak isteyerek dinleyebilmekten geçiyor. O sana içinden gelerek çocukluğunu, geçmişte ve şimdi yaptığı aptallıkları, izlerini hâlâ taşıdığı bir yarasını, çocukken gördüğünü sandığı bir hayali, adını koyamadığı duygularını belki de senin yaşadıklarınla adlandırmanı bekleyerek -ve burası çok önemli- ''çekinmeden, rahatça'' anlatabiliyorsa o insanla tanışmış oluyorsun. Tanışmış oluyorum.

Bazen uzun süren sessizlikler geriyor beni ve aşırı konuşkan bir insan da değilim sanırım. Bazen birisi bir şeyler anlatıyor, dinliyorum ve üzerine fazla konuşmadığım bir konudaysak uzun süren suskunluğum karşımdakini ''Ben mi çok konuşuyorum, çok mu gevezeyim lan acaba?'' gerginliğine itiyor anladığım kadarıyla. Bu durum beni de rahatsız etmiyor değil. Hayır arkadaşım, sen geveze değilsin, ben susup dinliyorum, sen anlat anlatabildiğin kadar, ben seni o halinle seviyorum zaten. Ben seni rahatlatmak için susuyorum, içinden ne geliyorsa anlat diye. Ben seni o kadar uzun süre dinliyorsam zaten seni o halinle sevdiğim için dinliyorumdur, seni dinlemeyi sevdiğim için. Kendini gergin hisset diye değil. Sevmesem inan katlanamam zaten, emin ol. Hoşlanmadığım insanlara karşı olan tavrımı saklayamıyorum maalesef. Saklayamıyormuşum daha doğrusu, öyle söylüyorlar. Tavırlarım, bakışlarım ele veriyormuş.

Çok havamdaysam eğer zaten susturmak mümkün olmuyor, bu goygoyculuğumun tavan yaptığı kısımları da çok yakın arkadaşlarım ve ailem biliyor sanırım. Zira çekirdek ailemin boş işler müdürü, annemin tabiriyle ''gereksiz işler başkanı'' da benim haddizatında.

Çocukluğumdan beri toplum içersindeki kasıntı adam ve kadınları, sözde coolları daha ilk görüşte tespit eder, engelleyemediğim bir dürtü halinde, elimde olmayan bir şekilde içten içe durmadan dalga geçerim. Yanlarında, mevzubahis kişi eğer hocamsa -ki çok fenadır- derslerinde kendimi camdan atma, ıssız adalara kaçma ihtiyacı hissederim falan, gerçekten beni çok zor durumlara düşürüyorlar bazen, belki de ben kendimi düşürüyorum kim bilir. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum o anlarda. İşte insanları germe durumu yine bu noktada devreye giriyor. Hani Fırat Budacı'nın okuduğumuz her yazısında içimizden geçiririz ya; ''Ben şimdi bu adamla tanışsam, şunu söylesem şu tespiti yapar, söylemesem de şöyle davransam böyle bi tespit yapar, her şekilde mutlaka bir sosyal tespit yapacak, ulan ben şimdi ne yapsam?'' diye. Bazen insanları aynı böyle ikilemlerde bıraktığımı hissediyorum ve ''Ya rahat olsanaaaa!!11bir!!1!'' diye tutup sarsasım, sarsalayasım geliyor adeta. 

Bu anlattıklarımın ne kadar kendini önemli hisseden ve yine, yeniden kibirli ifadeler gibi göründüğünün farkındayım ama yine yeniden ve yeniden ve yeniden öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimi söyleme ihtiyacı duyuyorum. İnsanların hayatım hakkında verdiği kararlar ve yargılar umrumda olmuyor eğer çok çok yakınım olan kişiler değillerse fakat kendi elimle kendimi yanlış konuma düşürdüğümde işte bu benim çok fazla umrumda oluyor. Kendini yanlış ifade etmekten doğan yargılardan hep çekinmişimdir.

Herkesle iyi geçinen insana mesafeli yaklaşıyorum mesela. Hatta elimi çabuk tutup mesafeyi büyütüyorum bile. Derdim ''mutlaka bir düşmanı olsun'' da değil elbette, derdim bu değil. Herkesle samimi olan insanlardan hoşlanmıyorum, elimde değil. Bir arkadaşın da dediği gibi; ''CANIM'' kelimesinin iticiliğine değinmiyorum bile. Yazılı iletişimde smiley kullanmadığında söylediklerini olumsuz algılayan insanlardan, ''en son ben aradım şimdi sıra sende, sen aramazsan imkanı yok ben aramam'' insanından, ''ben sana 2 kere geldim sen hiç gelmedin'' insanından, ''yaa ev çok dağınık kusura bakma'' insanından, ''gelmeden haber verseydin keşke yiyecek bir şeyler hazırlardım, hiç olmadı ki böyle off'' cümlesinin samimiyetsizliğinden de tiksiniyorum. Ben arkadaşlarımı tüm bunları aramızda aştığımız insanlardan seçmeye çalışıyorum ki o yüzden dostum diyebileceğim kişiler bir elin parmağını bulmuyor. Ve ben bu durumla mutluyum, bu halimle. Daraldığımda kucağına yatıp ''her şeyi'' anlatabileceğim insan sayısı bir elin parmağını geçtiği zaman dünyadaki en tırt insan olmuş olacağıma olan inancım da tam. Ve bu insanları da dünyanın en tırt insanları olarak tanımlıyorum. Bu böyle, üzgünüm. Samimiyetinize inanmakta çok güçlük çekiyorum.

Yazıda da birilerine sesleniyormuş gibi, sanki çaktırmadan ayar veriyormuş gibi sizli bizli, senli benli ifadeler kullandım hep. ''Anlayana'' stayla. Hahahah yok lan öyle bir şey, ben kendi kendime anlatıyorum hep. Bir de böyle ortaya konuştuğum şeyleri üzerine alınan insanlar oldu kimi zaman, yapmayın etmeyin. Ben bugüne kadar hep kendi kendime anlattım her şeyi. Onca günlük, onlarca ajanda, defter evde kutularda duruyor ve ''sevgili günlük'' kıvamında şeyler de değiller. Yılların içimde biriktirdikleri -ki bu yalnızca 19 yıllık, çoğu da güzel anılardan oluşan bir birikim-, hepsi öylece yatıyor . Ve ben yeni şeyler yazıyorum artık yeni defterlere. Böyle bir yazıyı yazma ihtiyacını neden hissettim bilmiyorum, bilmediğim için seviyorum zaten böyle durmadan bir şeyler karalamayı. Benim için bir ihtiyaç, yazmadıkça kafamın içinde birikiyor her şey. Yazmadığımda uyuyamıyorum, rahatsız ediyor. Bir güç var. İnanıyorum. Uykumdan uyandırıp yazdırıyor o güç, o defterlere. Çocukluğumdan beri. Her yazdığım şeyi buraya geçirmiyorum, o kadar çoklar ve o kadar özeller ki zaten. Bilgisayarda bu tuşlarla bir şeyler yazmayı da sevmiyorum ayrıca işin açığı. Benim o kalemin kağıtta çıkardığı sesi duymam lazım galiba. Yazdığım ve yaşadığım anın bir değeri olduğunu, elle tutulur bir değer taşıdığını o şekilde anlıyor ve hissediyorum. Ve ben edebi bir değeri olmaksızın her şekilde ve her durumda yazmayı seviyorum. Tam şu ânı hatırlayabilmek için mesela, anları yakalayabilmek için. Ruhumu böyle yenileyebiliyorum. Yaşadığımı böyle hissedebiliyorum. Yaşadığım ânı yazarak. 

Yaşlı bir çiftin yolda kol kola yürüyüşünü, bir kedinin korkmadan gelip kucağıma uzanışını, gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesini dilediğim tüm hayallerimi, yüksek bir tepeye çıkıp şehre uzaktan bakışımı, gün batarken çektiğim fotoğrafta tesadüfen kompozisyonu tamamlayan bir kuşu, onunla sohbet ederken yanında gerçekten ''yaşadığımı hissettiğim'' ve çok bilmese de hayatımın birçok önemli anına şahitlik etmesini istediğim ilkokul öğretmenim olan Sadık Öğretmeni, hayatımda büyük iz bırakmış olan ortaokul Türkçe ve lise Edebiyat öğretmenlerim Emine Çildan ve Reşat Çağal'ı, sevdiğim şarkıların hissettirdiklerini, o şarkıların hikayelerini, kelime kelime analizlerini, sevdiğim tüm fantastik karakterleri, okurken ağladığım ve güldüğüm tüm kitapları, yazar ve müzisyenler listenin en tepesinde olmak üzere ruhuma ilham ve yaşam sevinci veren sevdiğim tüm sanatçıları, saçmalamak istediğim ve bu konuda derece yaptığım tüm zamanları, yağlı boya tabloları, deniz kokusunu, İzmir'i ve hayatımda iz bırakmış birçok karakteri tüm gerçekliği ve yoğunluğuyla yazmayı seviyorum. Hepsi bundan ibaret, varlığım ve koskoca yaşamım yazmaktan ve bununla yaşamaktan ibaret ve ben çok mutluyum. Ben de biraz böyleyim işte, yani... galiba.

24 Eylül 2013 Salı

Whatever words i say...

Hiç tanımadığım, seslerini hiç duymayıp, gözlerine hiç bakmadığım insanların mezarlarının yanından sessizce geçtiğimde ve o sessizlik tüylerimi ürperttiğinde,

Kimi zaman tüyler ürperten o sessizliğin karanlıkta huzur vermesine hayret ettiğimde,

Eylemsizliğin kendim için en kötü eylem olduğunu fark ettiğim o ilk anı hatırladığımda,

Müzik dinlerken saatlerce yürüyüp, geçen zamanın farkında olmadığım ve kendimi daha önce hiç görmediğim sokaklarda fısıltıyla şarkı söylerken bulduğumda bir akşamüstü,

Bir gece yarısı denizde karşı kıyının ışıklarını mı, dolunayı mı yoksa yıldızları mı izleyeceğime karar veremediğimde,

Ve o gece The Cure albümleri dinlerken sıra Disintegration’a gelip; albümün malum şarkısında bacaklarım, ellerim, göz kapaklarım öylesine titrediğinde,

Ve o malum şarkıyı ‘’Whenever i’m alone…’’ dan başlayıp binlerce, yüz binlerce kez yeryüzüne koca harflerle yazma isteğime karşı koymak zorunda olduğumda,

Benim için hayati önem arzeden birçok kelime, diğerlerine hiçbir şey ifade etmediğinde,

Kardeşimi, kokusunu içime çeke çeke öpmeyi her özlediğimde,

Ve klişelerin insanı olmaktan çekinmediğim nadir zamanlarda,

Dolunaylı, bulutsuz bir gecede söylediğim şarkıları çok derinlerden gönderip o an özlediğim kişi her kim olursa olsun hiç duymadığı sesimi tam o an hissetmesini istediğimde, bunu her şeyden çok istediğimde,

Ve bu kez de telepatiye inanmak istediğim anlarda,

İlhamı, tutkuyu, umudu ve geri kalan birçok şeyi tanımsız ve eşsiz notalar bütünlüğünde; kendimi bildim bileli müzikte aradığımda,

Distortion sesi ve seviyesinin yükseldiği anlarda içimde beliriveren koşma isteğini durduramadığımda,

Gece sahilde gözümün önünden ışıl ışıl bir gemi geçerken; o geminin en üst katına çıkıp yüzüme dokunan rüzgarları o limana gönderme isteğimin beni korkutmasında,

Cadde ve sokak lambalarıyla kafayı bozduğumu anladığımda,

Bildiğim kadarıyla normalde depresif ve sorunlu biri olmadığım halde, içimdeki rengarenk dünyanın adeta düğmesine basılmış gibi durup bir anda manik depresife evrildiğini hissettiğimde,

Yine bir akşamüstü ağaç yapraklarının arasından sızan güneş ışığı ellerimi yakmadığında,

‘’Anı biriktirmek’’le ilgili takıntımdan vazgeçemediğim ve bu sebepten mutlu olduğumda,

Gördüğüm her ‘’canlı’’, her ‘’yaşayan’’ ve her ‘’kendince bir ruhu olan’’ şeyin fotoğrafını çekme isteğimi bastıramadığımda,

Yaşadıkları her bir günü dakika dakika çeşitli yollarla paylaşıp; hayatlarında hiç özel an, anı ve duygu bırakmamış, bırakmayan ve muhtemelen de bırakmayacak olan insanlara her acıdığımda,

Hayatımdaki birçok şeyden vazgeçip müzikten vazgeçemeyeceğimi anladığım her anın beni korkutan bir yanı olduğunda,

Ölümü asla hak etmeyen insanların göz kırpmadan öldürülüp, bunun kimsenin umrunda olmadığı ölümden beter, zehir zemberek zamanlarda,

Görevinin ‘’güvenliği sağlayıp, korumak’’ olduğu adamların aldıkları taviz ve cesaretle can alma konusunda çığır açmasına tepkisiz kalındığını görünce kaçan uykularımda,

Ailem bana sürpriz doğum günü hazırladığında, tüm sevdiklerim yanındayken bile aklımın ‘’Bugün de birileri öldürülecek mi, haber kanalını açsam mı ki şu an?’’ sorularını üretip bünyede huzursuzluk yarattığı Haziran ayında,

Before Sunrise’da Celine’in dediği gibi, ‘’Buradan 300 km. ötede bir savaş olması, insanların ölmesi ve kimsenin ne yapacağını bilmemesi veya sallamaması.’’ durumundan nefret ettiğimde,

Daha nefes almayı bile doğru dürüst beceremeyen bebeklerin kilometrelerce uzakta yaşamları ellerinden kanlı gözyaşları arasında alındığında,

Dünyadaki vahşet ve nefret duygusu boyut atlayamayacak kadar geliştiğinde,

İnsanların kendi varlıklarının kibrini nasıl bu kadar çekinmeden taşıdıklarına ve kendilerini nasıl ve niye bu kadar fazla önemsediklerine olan şaşkınlığımda,

Mantık yürütebildiğim yaştan itibaren bir konudan bambaşka bir konuya farkında olmadan atlamamın saniyeler almadığına her seferinde niye bu kadar şaşırdığımı merak ettiğimde,

Ve samimiyetle söylenen tek bir cümleyi, binlercesine tercih ettiğimde.


Her yerdeyim ben, her şeyde. Tüm evren ve tüm zamanların birleşip mucizevi harikalar yarattığını hayal ettiğim inanılmaz dünyamdayım. İnanılmaz bir gezegende.

Kargaşa ve sessizliğin, çift ve birçok kişiliğin birbirini tamamladığı noktadayım.

İnsanın doğada, ağaçta, güneşte, denizde, okyanusta, toprakta, kayalıklarda, bazen güneş batarken bir dağın tepesinde olabilmeyi koşulsuz ve büyük bir sevgiyle kabul ettiği noktada.

Her şeyden öte hayat bir yolculuk ve ben orada, uğradığım her durakta bir noktayım. Her duraktan kavanozuna müzikal anılar doldurup, her durağa bir şarkı ithaf eden bir nokta. Dünyadaki minicik bir nokta. Ve gerçekleri tam anlamıyla sindirebildiğim gün ise, dünya tüm evren içinde benim için bir nokta olacak. Benden de küçük bir nokta.