16 Kasım 2014 Pazar

Aşırı Kişisel Yazı

Bugün biriyle tanıştım. İyi ki takmışım o çantayı bugün. Olmasaydı tanışamazdık. Sons of Anarchy ve felsefesinden konuşmaya başladık. Yaklaşık 10 dakika içerisinde anladım ki tanıdığıma hiçbir zaman pişman olmayacağım bir insanla konuşuyorum. Edebiyattan, okuma serüvenlerimizden, tüm amatörlüğümüz ve sereserpeliğimizle yazma sevgimizden konuştuk. Bilinç akışı dedik, nihilizm dedik, Elif Şafak'a sayıp söverken müdahale oldu, yanılsamalar içsel düşsel yolculuklar dedik, Kreş dedim kendi kendime. İç Kitabı dedik, Doğu Yücel dedik, çoklu kişilik bozukluklarına değinirken Sybil dedim içimden, söyleyecektim laf karıştı. Sinestezya'yı anlatacakken Kül dedik, ilham dedik, ilhamın kaynağına verdiği ilhamdan dolayı teşekkür etmenin, tek bir kişiye bıraktığı en küçük izin yüceliğinden, ve bu minneti ona bildirmenin öneminden de bahsetmeden geçmedik. Dışavurumlarımızın, kelimelerimizin ya da bize ilham veren her şeyin aslında bir kusma, bir rahatlama yöntemi olduğunu biliyorduk da, bu kadar aynı mı hissedilirdi bazı şeyler? Aynıydı  işte. Hayalperest manifesto'ya da değindik (Doğu Yücel'e selam olsun). Yıkım yaratamasak da sarsıntılar var dedik. Okuma serüveninde gözümüze, içimize dokunan her bir cümlenin ruhun derinlerinde yarattığı devrimi de evrimi de insan olmanın en güzel yanı olarak belirledik. Tartışılamaz ve geri dönülemez biçimde bunu kabul ettik tüm kalbimizle. Yaşamın ruhundan, sorumluluklar ve zorunlulukların getirdiği kapitalizmi de reddedişimizden konuştuk. Ve o reddediş aşamasındaki çaresiz ve yalnız ruhlarımızdan da. Herkesleşmemeye gayret gösterirken hissedilen aptal mahalle baskılarından da. Ruhumuzu sökerek ortaya koyduğumuz şeyleri, kelimeleri, konuşmaları monotonlaştırdığımızda gelen soğuma hissini de iliştirdik kenara.

 Sıradanlığın, normalliğin ortasında iki gelgitli, iki huzursuz beyin olarak içimizden en kısa sürede ne kadar fazla şey çıkarabiliriz, o kısa sürede en fazla ne paylaşabiliriz diye düşünmekten kilo verdik. Edebiyata dair, sıkışmış hayatlarımıza dair ne var ne yoksa sadece ve sadece 1 saate sığdırmaya çalıştık, olmadı. Sığmadı. Mümkün mü zaten öyle bir şey?

Ama ne var biliyor musun? Arada kalmış bir neslin huzursuz çocukları olarak -aradaki 11 yaş farka rağmen- aynı dili konuştuk tanıştığımız ilk dakikadan ititbaren. Büyülü bir şey, acayip bir kimya. Anlatmaya başlıyorsun ve yıllardır tanıyormuş hissi yaşıyorsun. Zerre yabancılık, zerre kasıntılık olmadan. Tüm şeffaflığıyla görüyorsun karşındakinin ruhunu, anlatmaya, söylemeye çalıştığı kelimeleri ondan önce tamamlıyorsun dilinde. O kadar zorlama olmayan, o kadar doğal gelişen bir süreç ki böyle insanları tanımak; yaşadığını hissediyorsun onlarla konuşurken. Aynı konular hakkında aynı hisleri paylaştığını anladığında heyecanlanıyorsun da hem. Aynı fikirde olmasan bile öyle güzel anlatabiliyorsun ki derdini karşılıklı; kelimeler havada uçuşup giderken sadece o farklılığı paylaşmak, o farklılığı sevmek kalıyor sana.

Bir insanla tanışmak işte böyle bir şey. Hakkında yazmadan duramayacağın bir şey. Hayatıma dokunan ama gerçekten dokunan her insanın olduğu gibi yazılmaya mahkumdun ve yazıldın. Sınavlarına hiç çalışmamış ve bir saat sonra o çalışılmamış sınavlarına girecek olan iki insan için fazlasıyla rahattık. Çünkü ben seninle konuşacağım, paylaşacağım o edebi dünyanın varlığından daha mutlu olacaktım, sınavdaki soruların cevaplarını ezberlemek yerine. Sınav bitti gitti bi' şekilde ama o dünya kaldı.

Ben, hiç vakit kaybetmeden en ama en derinlerine inebildiğim, uçları paylaşabildiğim insanlarla hep internet yoluyla tanıştım bugüne kadar. Birkaç kişi hariç, şimdi düşününce. Biri de sensin, Serra.

Sanki zaman duruyor, biz bu insanlarla paralel evrenlerde dolaşıyoruz konuşurken. İçimizi de, okuduklarımızı da, dinlediklerimiz ve kalbimizde yoğurduklarımızı da tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken. Ve tüm bunları yapmakta zerre tereddüt etmezken.

Bugün çok ciddi şeyler farkettim kendimde. Hep biliyordum mesela ama bir kez daha anladım ki hayatta en ama en zevk aldığım şey; bu kimyayı hissedebildiğim biriyle edebiyattan ve hissettirdiklerinden bahsetmek, saatlerce hiç sıkılmadan konuşabilecek olmak bu konuda. Çünkü okumak, aynı şeyler, benzer şeyler, farklı şeyler, çok farklı şeyler, türler okumak ama her ne koşulda olursa olsun "okumak", "kitap sevmek" beni her zaman en cezbeden şey olacak bu hayatta. Okuyan biri olduğu yerde saymayacak çünkü hiçbir zaman. Muzaffer İzgü de okusa böyle, Nietzsche de okusa. Türler sorun değil. Önemli olan o kelimeleri hissedebilip; hüznüyle, neşesiyle, burukluğu, kızgınlığı, tutkusu, aşkı, masumiyetiyle, o kelimeleri en kompleks ve en basit halleriyle hissedebilip hiç üşenmeden anlatabilmekte. Okuduğun hikayenin, kurgu ya da gerçek olması fark etmiyor. Ruhunda bıraktığı izleri, yarattığı dalgalanmaları, sarsıntıları, depremleri herhangi birine en güzel kelimelerinle anlatabilmekte hayatın anlamı. O kelimelerle hem kendinin hem karşındakinin başını döndürebilmekte. İnsan olduğunu, nefes aldığını ve aldırdığını bu şekilde hissedebilmekte. Bunu yapabildiğin sürece yaşıyorsun. Bunu yapabildiğin sürece varoluyorsun.

Anlam arayışıyla kafayı yemiş biri olarak tek anlam arayışımın bu olduğuna %180 emin oldum bugün. Emindim, daha eminim artık. Hayatımı böyle geçirmek istiyorum. Gezerek, yeni kültürler, yeni coğrafyalar, bambaşka insanlar tanıyarak ve öğrendiğim dili de olabildiğince geliştirip onların da ruhlarındaki kelimeleri duyarak geçirmek istiyorum hayatımı. Ve bu kimyayı, okumaktan aldığım zevki paylaşabildiğim, bu duyguyu beraber hissedebildiğim, anlatabildiğim, paylaşabildiğim biriyle geçirmezsem hayatımı, ölmüş hissedeceğime de eminim. Yaşım kaç olursa olsun. Ölmektir çünkü bu. Bir gün önce inanılmaz umutlu olduğum bir konu hakkında bir gün sonra çok derin bir umutsuzluk ve inançsızlık hissediyorum. Aşağı yukarı birçok konuda bu böyle. Ben daha kendimi takip edemiyorum. Az çok ilgilendiğim her şeye odaklanmaya çalışırken ve hepsi de mükemmel olsun isterken dağılıyorum. Kendimi toplayamıyorum. Hayallerimi, anlam arayışıyla ve bundan alınan zevkle geçirmek isterken bir ömrü sıradanlaştırmak, herkesleştirmek istemiyorum. Aidiyet sorunu yaşıyorum zaten, sebebi de içimdeki sabit duramayan, durmak da istemeyen çünkü durursa mutsuzluktan kahırdan ölecek olan bu dinamik işte. Sebebi bu. Bir ev gösterip koca bir ömrü bu evde yaşayarak harcayacaksın deseler ölürüm galiba ben. Biyolojik olarak olmasa da, ruhsal anlamda, tamamen hem de. Ölü.

Çünkü ben bugün kendimden 11 yaş büyük bir insanın varoluş çabasına, kavgasına bakarak kendi kavgalarımın da aynadaki yansımasını gördüm. Benim derdim sabitlik değildi. Tek başına varolabilme, ayakta kalabilme önemliydi mesela. Öğrencilikte değil, gerçekte. Tek başına varolabilmek, herkesten önce kendi sorumluluğunu taşıyabilip kendini gerçekleştirebilmek her şeyden önemliydi. Büyük kararlar almak için çok erken, hissetmek içinse her zaman geçti. Dünyayı hissedebilmek, cümleleri hissedebilmek için hep geçti ve durmadan koşmak, bu yolda ilerlemek, okumak gerekiyordu. Kendi sorumluluğunu taşıyabilmekten bahsetmişken; bugün o konuşmaların arasında hiçbir zaman unutmayacağım, kendime hep hatırlatacağım bir repliği geçirdim durdum aklımdan, her zaman en sevdiğim dizilerden kalacak olan Pushing Daisies'den:

"Kendinle olacak kadar iyi olmazsan, başkası ile olmak için de iyi olamazsın."

Bugün o insana bakarak kendimden utandım çünkü küçük şeyler de olsa bazı şeyler için geçkalmışlık hissediyordum zaman zaman kendimde. Oysa daha o kadar küçüğüm, o kadar yolun başındayım, o kadar okunacak kitabım, dinlenecek albümüm, öğrenilecek dilim ve keşfedilecek ülkem var ki. Allah ömür verdiği sürece hiçbir şeye yetişemeyecek olma hissini de, hayallerim için geç kalmışlık hissetme gibi acizlikleri de hayatımdan kovmaya karar verdim. Öğrenmek için, okumak için, hissetmek, varolmak için her zaman bir yol vardır çünkü. Kalanı bahane, kalanı tembellik; bahane ve tembellik ise insanın kendine olan en büyük saygısızlığıdır. Varoluşuna ve kendine saygısı olmayan insana da kimsenin saygı duyacağını sanmıyorum çünkü duymamalı. Sıradanlıklar kervanına katılmamak için en güzel cümleleri kalbimde hissederken, bu arada kalmış anlamsız toplum kurallarına direnebildiğim kadar direnmeye söz verdim kendime.

Ve Serra, sen de iyi ki dokundun hayatıma. İyi ki varsın. Nietzsche'nin gözyaşlarından öpüyorum hahahahaha.


9 Kasım 2014 Pazar

Dünyanın En Ani Duygu Değişimli Yazısı

“Ben, bir şeyi hiç mi hiç az sevemedim, hele orta hiç sevemedim, hep çok sevdim. Arkadaşlarımı da çok severim. Yeryüzüne biterim. Eve portakal aldığımda kasayla alırım, dayanamayanlar çürür.

Bildiğim her şeyden sorumlu olmazsam, nasıl hak edebilirim yaşamayı? Yeryüzünde bir damla alınterinden güçlü silah yoktur.

Gerçek değil düzme bir dünyaydı, okuduğum bütün okullarda, önüme konulan. Hayal gücümü harekete geçirmesem yıkılmıştım.

Eğriyse düzeltilmeli, kirliyse arındırılmalı, kanlıysa kazına kazına temiz yeri ortaya çıkarılmalı. Aklımızla irdelenecek mülkiyetin temize çıkması olanaksız bence tek başına. Bir de daha köklü irdelenmesi gerekiyor mülkiyetin: Vicdanımızla. Ona başvuralım: Vicdanımıza. Oluşum süreçlerini vicdanlarımızın süzgecinden geçirelim. Birikmiş, yığılmış, mülkiyeti danışalım vicdanımıza. Mütemadiyen, vicdanında, kendi kendini sorgulamayan, hiçliğe doğru hızla kayıyor demektir.

Biri, kimseyi iplemeden duruyorsa, o toplum mutlaka sarsılır.

Parasızım; bundan korkmuyorum. Birbirimize tutundukça bıçakların ağzı kapanacak.

Kuşkusuz, en etkili ve evrensel silah, kelimedir. Okumadığın gün karanlıktasın.

Bir damla yağmur, bir damla eylem yapıştı pencereme.

Eğri mülkiyet, kirli mülkiyet, kanlı mülkiyet demelerimden alınıyorlar, kırılıyorlar; bir şey demeseler de doğrudan, açıkça hissediyorum ben; tanışıklığımız olanların içinde epeyce var böyleleri.

İnsan! Seni savunuyorum; sana karşı!’’


Nuri Pakdil


Not: Hayır Yedi Güzel Adam falan izlemiyorum. Dergide okuyup el emeğiyle yazmıştım geçtiğimiz sömestr tatilinde. Soğuktu, bayaa da kötü bi' akşamdı, durgun bi' haftaydı, buruk şarkılardı falan. Zordu ya. Çok zordu. Öyle böyle değildi hem de. İçi ağrır mıydı bi' insanın, ağrırdı. İçinde bi' yer, neresi belli değil ama ağrısı net. İnsanın içi ağrır mı hakkaten ya? Ağrıyordu işte. Neyse. Öyle, hep de öyleydi. Geldi geçti bi' şekilde. Olması gerektiği gibi. Ve bu kadar melankoli de yeter gibi. Bence yeter. Şimdi hep beraber lise 1'deki ben gibi Paramore'dan That's What You Get söylüyoruz. İvit. That's what you get when you let your heart win. Whoaaaaa!

29 Ağustos 2014 Cuma

Biraz Zaman

Okursanız, okurken fonda çalsın diye, tıklayalım.

Üniversitenin yarısı bitti. Şaka gibi. Zaten bana her şey şaka gibi. Tamam, çoğu şey. Lisenin ilk günü, “Biter mi be bu dört yıl?” dediğimi beş dakika önce söylemişim gibi net hatırlıyorum zira. Oralara kadar hiç girmeyeyim, kimse kurtaramaz beni. Öğrenciliğin bitmesi fikrinden korkuyorum ben, geçen yıl falan fark ettim galiba. Öğrenciliğin insanı dünyadan, hayattan koruduğunu düşünüyordum ki hâlâ düşünüyor olabilirim. O kadar korunaklı bir hayatım oldu ki bugüne kadar, kalbim o kadar duvarlarla kaplıydı ki; bu korunakları da duvarları da inşa eden hep benim.  Ne bir başkasının psikolojimdeki müdahalesi ne de sütten ağzı yanmanın belirtileri. Kendim oluşturmuşum ve alışmışım o dünyaya işte. Ve hâlâ da korkuyorum hayatın gerçekliğinden, hayatın kendisinden, kırılmaktan, kırmaktan. Duygularımın, tutkularımın şu anki yoğunluğundan daha az olabileceği fikrinden. Sabit fikirlerim var mı bilmiyorum, var galiba. Sadece zaman akıp gidiyor ve bir yerinden yakalamaya çalışıyorum sanırım. Sabit durursam ölücem çünkü biliyorum, koşarken yerlerde sürüklese de o zamanı yakalamam gerektiğini, kendimi yenilemem, kendime gelmem, hayatımı gözden geçirmem, daha iyi biri olmam, sabit fikirlerimden kurtulmam gerektiğini aşılamaya çalışıyorum kendime. Farkında olmadan. Çünkü ölücem bi’ gün. Ölücez. Belki on dakika sonra, belki yarın, belki kırk yıl sonra.

Hayatım üzerine, hayattaki misyonum üzerine şimdi olduğundan daha fazla düşünmem gerek belki. Bunu yapmam gerektiğini hissediyorum. Çevremdeki insanların benden alıp hayatıma getirdikleri üzerine, işlerin daha da uzarsa kötüye gideceğini kesinleştirdiğim anda hayatımdan bir anda çıkarıp attığım insanlar ve bunu yaparken hiç zorlanmayışım ve ardıma bakmayışım üzerine düşünmem gerek belki. Çok tuhaf. Üniversiteye başlarken tüm hayatımı sorgulamıştım günlerce. Ne oluyor, nereye gidiyorum, ben kimim, kimliğim ne, şimdi neler olacak, yapmak istediklerim neler, hayallerim yeterince gerçek ve tutkulu mu, beklentilerim neler, yaşamak istediğim ruhani hayat için, gelecekte olmak istediğim insan için yeterince çabalıyor muyum? Bu gibi şeylerdi hepsi. Şimdi de aynı dönemden geçiyorum sanırım. Aslına bakarsan hayallerim neler; üniversiteyi yarıladım, genel hatlarıyla bilsem de hâlâ tam olarak oturtabilmiş değilim. Çünkü dünya benim için fazla “gerçek”. Yolumu bulmaya çalışıyorum hâlâ. Aslında biliyorum. Kimliğimin, savunduklarımın, inançlarımın, olduğum ve daha fazla olmak istediğim kişinin farkındayım. Sadece biraz daha çabalamam gerek. Kendimi önce kendime ispatlamam gerek. O yoldayım şu an. Ve artık korkmamayı öğrenmeliyim, biraz cesur olmayı. Ama yine de zaman alacak gibi.

1 hafta önce benim için anlam ifade eden bi’şeyler yazmıştım. Şimdi buraya da yazıyorum. Saklamamalıyım onları öylece çünkü. Ben kendimi çok acemi hissediyorum hayata karşı. Korkuyorum, çok korkuyorum hayatın gerçeklerinden. O gerçeklerin tam içinde bulunsam, bağırsam çağırsam, öfkelensem, bir şeylere hissettiğim tutkudan gözüm başka hiçbir şeyi görmese de, korkuyorum. İnsanların insaniyetsizliğinden, nezaketsizlikten, insanların davranışlarından korkuyorum. O davranışlar yüzünden kırılmaktan korkuyorum. Çünkü bir insaniyetsizlikle karşılaştığımda insanlığa olan tüm umudumu, tüm inancımı yitirmişim, yitirecekmişim gibi hissediyorum. Bu çok küçük bir şey, ters bir bakış bile olsa. Hiçbir şey düzelmeyecekmiş, hiçbir şey yoluna girmeyecekmiş gibi. Olumsuz şeylerden anında etkileniyorum ve o düşünceleri uzaklaştırmak zor oluyor. Kolaylaştırmanın bi’ yolu olsa keşke. Zorlanıyorum. Büyümekten, hayattan, sorumluluklardan korkuyorum. Büyüdükçe duyguların ölmesinden, bir şeylerin, birilerinin ölmesinden korkuyorum. İnsanlar genelde yazdıkları gibi konuşmazlar, yazarken daha derindir belki ama konuşmazlar işte. Neden peki? Tutan ne bu insanları? İnsanların kendilerini yazdıkları kadar konuşurken de iyi ifade edememelerinden korkuyorum. Çünkü iletişimsizlik varsa, hiçbir şey yok demektir hayatta. Her şey mat, her şey donuk. Duygularımı yazdığım gibi konuşurken de anlatamazsam karşımdaki anlamaz ki sevildiğini. Kızıldığını. Duygularını konuşarak ifade etmeyen insanlarla karşılaşmaktan korkuyorum. Duygularını söylemekten utanan insanlardan korkuyorum. Ve bu ülke böyle insanlarla dolu. Kapalı kutu herkes. Sevdiğini, kızdığını, inandığını, tutkularını anlatmaktan aciz. Ki bu benim için yaşamaktan aciz olmak gibi bir şey. Gözlerimizin içine bakarak konuşmaktan aciziz artık, bu beni öldürüyor. İnancımı öldürüyor. İfade edilmeyen, karşı tarafa hissettirilmeyen sevgi ne işe yarar ki? Ben ifade edilmeyen sevgiden çok korkuyorum.  Sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum. Ölmekten korkuyorum, sanırım 2-3 ay önce fark ettim. Emin değilim. Sadece yolda olmak istiyorum. O yolculuğun engebelerinden çok korkuyorum.  Çünkü hiç büyük bi’ darbe almadım ben. İşte bu yüzden acemiyim. O darbeyi, ilk büyük darbeyi aldığımda çok hırpalanıcam biliyorum bunu. Çünkü büyük darbelerle nasıl başa çıkılır hiç bilmiyorum. Önce bunu öğrenmem gerek. Bir şekilde. Her ne şekilde olursa. Hayat istediğim gibi olmayacak her zaman, hatta çoğu zaman. Ve o zamanlardaki mutsuzluğumun şimdi olduğum insanı yıpratmasından korkuyorum. Yıpratıcak çünkü biliyorum. Bunun için neye sarılmam gerektiğini biliyorum, inandığım birçok şey  var ve o yolda şimdi olduğumdan da fazla ilerlemek istiyorum. Çünkü o yolda düşündüğümden de gerideyim. Bunun hiç olmadığım kadar farkındayım artık. Bambaşka bir insana dönüşmekten, hissedememekten korkuyorum. Mesela 30 yaşıma gelirsem eğer, hayal ettiğim gibi hissedememekten korkuyorum. Ne çok korkum var, hepsi de değişmek üzerine. Yıpranmak üzerine.


Şimdilik böyle. Belki de farkında olduğunu sandığım dünyayı içimdeki duvarların ardından değil de tam ortasından, çıkış noktasından keşfetmeye başlamam gerek. Sadece biraz zaman.

Bu da bonus:


24 Haziran 2014 Salı

GEÇEN YİNE LİSEDEYİM

Eski kutularda bulduğum hatıralar derken yüzlerce -abartmıyorum- kağıdın arasından birisinde de ne buldum; lise sondayım, Ekim’in sonları. Tarih atmışım. 24 Ekim 2011. Sabahın körü, sözelci insanım paragraf çözüyorum okulda uykulu uykulu. Three Days Grace dinliyorum hatta bir yandan ayılmak için. Sorulardan birinin paragrafı o kadar güzel ki not almışım yine bi’ kağıda. Ve tek bir kağıttan bu kadar ayrıntı hatırlayabilmek o kadar güzel bi’ his ki. Paragrafın güzelliğine bak:

 “Ben o şehirde taşların dilini öğrendim. O dilin yanında gökyüzünün yakınlığını, uçsuzluğunu , erken söken şafağı, dorukları, yalnızlıkları… Dışarıda uyurduk kısa yaz gecelerinde. Bizler serin fısıltılarla uykuya dalarken, parmaklarımız yıldızlarda kalırdı. Bir daha o parlaklıkta yıldız görmedim. O yıldızların bize gülümseyişini, iyi uykular deyişini bir daha hiç yaşamadım. Belleğimin bir odasında benzersiz anılar olarak kaldı orada yaşadıklarım…”

21 Haziran 2014 Cumartesi

Fotoğraflar, Hikayeler




Evdeki eski kutuları karıştırırken ortaokuldan, liseden kalma yazılı hatıralar buldum. Neler yok ki içlerinde. Her şeyi saklama huyum var iyi ki, yıllar önce One Tree Hill’ın bir bölümünde geçen sözleri yazmışım bi’ post-it’e. Okuduğumda o bölümü izlediğim ana döndüm o bilgisayarın karşısında, eski küçük odamda. Öyle net hatırlıyorum ki bu sözleri ilk kez duyduğum anda günün hangi saatlerinde olduğumu, duvardaki dev Muse posterini, odamın kokusunu bile. Lucas yazdığı kitabı bu cümlelerle süslemişti ama ergen Tuğba’yı da derin düşüncelere salmıştı:


“Hiç kendi fotoğrafınıza bakıp arka planda bir yabancıyı gördüğünüz olur mu? Bu olay kaç tanımadığınız kişide fotoğrafınız olduğunu, başka insanların hayatının kaç dakikasında bulunduğunuzu merak etmenizi sağlar. Hayallerinin gerçeğe dönüştüğü anda mı yanlarındaydık? Yoksa hayalleri öldüğü anda mı oradaydık?

Kaderimizde o fotoğrafın içinde olmak varmış gibi mi duruyoruz? Yoksa şans eseri mi yakalanmışız? Sadece düşünün. Bir insanın hayatının büyük bir parçası olabilir ve bunu bilmeyebilirsiniz.”


6 Haziran 2014 Cuma

Daha Mutlu Olamam




Aslında doğum günüm dün değildi, önümüzdeki 10 gün içinde ama sınıf arkadaşlarım final haftası olduğundan ve doğum günüm okul kapandıktan sonra olduğundan olacak, erken kutlamak istemişler. Beni nasıl ayakta uyutup o kadar organize oluşunuza ayrı, şu pastaya apayrı hayranım. Pastayı gördüğüm ilk anı size de söylediğim gibi hiç unutamıycam arkadaşlar. Kafamda resmen şu şarkının nakaratı çaldı da durdu, haberiniz yok hahah. Dünden beri açıp açıp bakıyorum pastanın fotoğrafına, Charlie Hunnam'ın imzalı posterini son çekilişte de kazanamadım ama Jax Teller sevgim bana şu pastayı hediye etti asgfhfdkgjk. Kesmeye de kıyamadım, içim gitti keserken onu da bilesiniz. Çok incesiniz, çok düşüncelisiniz. Tekrardan hepinize çok teşekkür ederim ya. Seneyi çok güzel kapattım ben kendi adıma. Ya pastaya her baktığımda küçük çaplı nutkum tutuluyor, bari en sevdiğim fotoğrafını yaptırmasaydınız insafsızlar (Gülceeeee :))). Ben bu fotoğrafı dikkatimi çok dağıtır diye bilgisayara wallpaper bile yapmıyorum be. Hof. :)

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Untitled

Uyandı. Saat 8:30. Pencereden sızan gün ışığı gözlerini sızlattı belli belirsiz bi' an. Gece yatakta çok dönmekten olsa gerek, kulağından çıkan kulaklığı aradı yatağın içinde. Buldu, taktı, günlerdir dinlediği albümlerin içinde en sindiremediğini dinlemeye başladı. İnat eder gibi. Bazen olur öyle. Sol kolunu yana açtı, yanağını sol omzuna dayadı. Melodilerin arasında yeni bir şeyler aradı. Düşündü, sesler kulaklarından içine sızdıkça hayaletler kondu gözünü diktiği yarı açık sol avucuna. Dokunup kaçan hayaletler. Düşünmemeye çalıştı, gözlerini sımsıkı kapadı. Açtı. Kolu uyuştu. Dinledikçe uyuştu, uyuştu, uyuştu.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

"Ama kim bilir belki bir gün"

Kendimi bildim bileli dinlediğim bu şarkının masumiyetinden bi' parça istiyorum hayatımda durmadan. Büyürken her ruh halimde hep yanımda olan bu şarkıyı söyleyişlerim geliyor aklıma. Yıllarca. Çocukluk, ergenlik, bitmeyen ergenlik, belki de bitmek istemeyen ergenlik. Hep 17 yaşında kalmak istemek. Odamın penceresinin dibindeki yatağımın üstünde sabaha kadar müzik dinlediğim günlere dönmek istemek. O pencerenin dibinde müzik dinleyip kaybolana kadar dolunayı izlerken gözlerini bozmuş insanım ben. Ortaokul yıllarımda her "tesadüfen yalnızsın" dediğimde, her dinlediğimde yalnız olmadığımı hissettiğim geceler. Çünkü biliyorum, bu şarkıyı sevip yaşayan her insanın bir dönem mottosu odur.

 Derin, BÜTÜN ÖTEKİLERE isimli eserini verirken.

"Kelimeler, sokaklar ve evler ne kadar da boş şeyler, sen gizlice ağlarken" deyip öküzlemesine ama sessizce (evet) ağladığım koskoca ergenliğim. -Sapına kadar yaşadığım bi' ergenliğim oldu, çok güzeldi-. Ve her dinlediğimde o ruhu kaybetmediğimi anladığım bu efsane albüm. Allah'ım kabus gibi, 20 yaşımı doldurucam resmen. Ohaaa. Düşündükçe üzülüyorum. Çocukluğumdan beri şu şarkıyı dinleyip ağladığım da oldu, gülümseyip güçlü hissettiğim de. "Ama kim bilir belki bir gün o yaşarken sen ölmezsin, acılar akıp gider" diyerek arkadaş avutmuşluğum da. Anlatamadığım, bitmeyecekmiş gibi hissettiğim birçok hikaye var yıllardır biriken. 20 yıllık ömrümde anlatamayacağım kadar çok anı biriktirdiysem içimde, neresinden başlayacağımı bilemiyorsam; bunları hiç ifade etmeden ömrünü tüketen insanların nasıl kafayı yemediklerine hayret ediyorum. Şu şarkının her bir notasıyla, her bir harfiyle binlerce adım attım yıllardır. Tek bir şarkıyla binlerce kare geliyorsa gözümün önüne ve yazmadan duramıyor, huzursuz oluyorsam; bunları bir şekilde dışarı vurmadan dümdüz yaşayıp gidenlerin farkında olmadan mala bağlamasına şaşırmak anlamsız olurmuş, şimdi farkediyorum.

Ve yine bir mvö şarkısının da dediği gibi; zaman geçer, büyürüz, sertleşir dünya.

31 Mart 2014 Pazartesi

Ölmeyen Şeyler

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.
Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.
Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.
Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.
Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.
‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.
Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “EVET!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.
Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.
Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.
Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.
Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”

  Oriah Mountain Dreamer


Not: Geçtiğimiz yaz okumuştum bu yazıyı. İçimden geçen şeylerin o kadar aynısıydı ki, odamdaki mantar panoya yazıp asmıştım gelip geçerken okumak için. İçimde bir şeylerin öldüğünü her hissettiğimde bu yazıya bakıp canlandırabilmek için belki de bilemiyorum. Öyle bir dürtü oluşmuştu istemsiz. Evimde değilsem bile yanımdan hiç ayırmadığım bi defterim var, ona yazdım. Yani her şekilde bu yazı benimle her yeri dolaşıyor. Yaşadığım her duygunun bi' yansıması gibi, açıp açıp okuyorum. Sonra da gözümün takıldığı, ruhumun dokunduğu her şey o limana da dokunacakmış gibi hissediyorum. Sonra da gözlerimi kapayıp o tahtadan iskelede boğazla gökyüzünün birleştiği ufuktaki o gemi sanki o limana gidiyormuş gibi hayal edip A Modern Myth dinliyorum. Sonra her şey yolunu buluyor. Bulmak zorunda. Öyle olmak zorunda. En azından, bi' gün öyle olmasını diliyorum. Yıllardır süregelen içimdeki bu şeyin.