30 Ekim 2013 Çarşamba

Birkaç Saat

Hayatımdan bir şeyi çıkarmak sancılı bir süreç benim içim. Sancının şiddeti değişik ama sancısı kesin, net, apaçık. Belki hepimiz için. Belki değil.

Uzun süre kullandığım bir eşya -bu bir kalem bile olsa-, uzun süre yaşadığım bir oda, bir şehir, uzun süre defalarca, defalarca oturduğum bir bank, bir dalgakıran, uzun süre izlediğim bir dizi, okuduğum bir kitap serisi, uzun süre yürüdüğüm sokaklar… Her ne olursa. Tüm bunların hayatımdan bir anda kayboluvermesi, bunlardan ayrılacak olma fikri beni yoruyor. Az yoruyor ya da çok yoruyor, ama bir şekilde yoruyor işte.

O şey her ne ise, kafamda hikayelerim var onunla ilgili ya da kafamda dondurulmuş net kareler. Bir şarkıyla ya da bir kokuyla hatırlayabileceğim sahneler var. Uzun süre kullandığım bir telefona, bir kaleme bile anlam yükleyebiliyorum evet. O telefon yanımdayken hangi yollardan geçtiğim, ona ne tür notlar kaydettiğim ya da o kalemle kaç yıl boyunca hangi duygularla neler yazdığım, kalemi yere her düşürüşümde eğilip kalemi benim için alan kişiler vs… Her şey gözümün önünden geçiyor bir bir. Çok derin bir şey değil. Büyük bir mesele değil. Sadece hatırlıyorum. Kısacası her şeyin bir anısı oluyor bende. Yaşadığım evden, odamdan ayrılırken tüm geçmişimi orada bırakmış gibi hissediyorum. Ben gittikten sonra bile, ardımdan tüm anılar yaşayacakmış gibi sanki o odada. O odada benden sonra da yaşayacaklara benim hikayem film şeklinde gösterilecek gibi. Duvardaki poster izleri, ders çalışırken sıkılıp karaladığım şarkı sözleri, çizimler o odanın tavanında dönüp duracak gibi yıllarca. Arkadaşlarla uzun süredir bekleyip ilk kez birlikte izleyeceğimiz filmin hepimizin yüzüne yansıyan heyecanı gibi. O odada yaşanan her şey o odada kilitli kalacak gibi. O evden ayrılırken odanın kapısını son kez kapamadan önce durup öylece boş odanın duvarlarına bakıyorum. Gözler dolmuş, kan çanağı olmuş ‘’ağlamayacağım’’ diye direnmekten. Ama o kapı, o odanın kapısı son kez kapandığında direniş falan hikaye oluyor. Ağlama dersi veriliyor o gün tüm şehre. Tüm dostluklarını, tüm duygularını ardında bırakıp gidiyorsun işte. 

Ve işte ‘kendi türünde’ hayatımın dizisi olan One Tree Hill’dan dostluk üzerine, yaşanmışlık üzerine, ardımızda bıraktıklarımız üzerine Lucas efendi tarafından kurulmuş, her izlediğimde içime öküz oturtan cümleler:

‘’Bazen, her şey dün yaşanmış gibi gelir. Liseden mezun olmak, vedalaşmak… 17-18 yaşındayken öyle hissedersiniz ki sanki dünya tarihinde hiç kimse birbirlerine bu kadar yakın olmamış, birbirlerini bu kadar çok sevmemiş, bu denli gülmemiş veya birbirine bu kadar çok önem vermemiştir. Bazen, her şey daha dün yaşanmış gibi gelir. Bazen de… başka birinin anılarıymış gibi.’’

Liseyi asla unutmayacağım ya. Yemin ediyorum unutmayacağım. Söz veriyorum kendime, unutmayacağım.

-------- Buradan sonrası, buralar çok kişisel. ÖZET GEÇ SEVGİLİ KARDEŞİM ya da OKUMADIM KARDEŞ DURUMUMUZ YOKTU derseniz anlarım ama ben de yazı bittikten sonra fark ettim uzunluğunu  ve yine yazdıktan sonra fark ettim ki özet geçemeyeceğim veya tüm alakasızlığına rağmen yazıdan çıkaramayacağım kadar güzel şeylermiş benim için. -------

Sonra, bir bakalım… Hah, o şehre gidip çocukluğumun geçtiği evin önünde durduğumda boğazımda bir düğüm oluşuyor mesela. O apartmanın merdivenlerinin soğukluğunu, bodrum katından ne kadar korktuğumu, önünde oynadığımız oyunları, fantastik çocukluk arkadaşlarımı. Hiçbirinizi unutmayacağım ya, söz veriyorum. Renkli istopta en olmadık renkleri söyleyen uzun bacaklı ‘Süreyya Ayhan’ Sevda, seni de unutmayacağım kızım. Seni de yazdım. Ve  okulda (ilkokul) herkesin korktuğu Koray’ı dövdüğüm gün de unutulmaz bir gündü galiba. Olm ben o Yoda boyumla senin gibi bir itfaiye hortumunu nasıl dövdüm, hâlâ hayret ediyorum bak yıllar geçti. İstesen evire çevire, saçlarımdan tutup yerden yere vura vura döverdin beni oracıkta. Mal bi anına mı denk geldi bilmiyorum yeminlen hayret bi olgu ahahah. Salon kızı kimliğimden sıyrılıp hayatımda dövdüğüm ilk ve son kişisin zaten. Herhalde ondan unutmadım diye düşünüyorum ki kavgacı bir insan da değildim zaten. Yok ya bir de İsmail vardı ilkokul birinci sınıfta, defterlerimi ıslattığı için. Tam dövmek sayılmaz aslında, birkaç tokat diyelim ama olsun. Hiç görmeyeceksin bu yazdıklarımı, Allah bilir nerdesin ama İsmail özür dilerim lan, evet sen yapmamışsın aslında ve gık bile dememiştin ben sana vururken. Of ya, hâlâ vicdan azabı çekiyorum arada hatırlayınca. Bana da yazık. Evet.

İlkokul birinci sınıfın ilk haftası her gün şişemden su içmek istediğin için uyuz olduğum Çiçek (ikinci hafta tebeşir tozu yutup okuldan kaçmayı planladığın gün de uyuz olmuştum sana zaten), her gün sarımsaklı bir şeyler yiyip okula geldiğin için burnumun direğini kıran çok sevgili sıra arkadaşım Ziya, hiç anlaşamadığımız için sıralarımızı ayırmaya karar verdiğimiz gün evde 4 saat dans edeceğimiz bilgisiyle birbirimizi çatlatmaya çalıştığımız bir diğer çok sevgili sıra arkadaşım Umut, Davut Güloğlu’nun Nurcanım şarkısını dilinden düşürmeyen o zamanlar yarım akıllı, şimdi ne halde olduğunu bilmediğim sınıf arkadaşım Nurcan, yerli malı haftasında çoğumuz cool takılırken domatesli yumurtalı çilingir sofrası kuran ve her ne hikmettir hep kumaş pantolon giyen bir diğer sıra arkadaşım Ali (seni çok severdim lan, hatta bak yıllar geçti şu yaşıma kadar senin kadar art niyetsiz bir adam görmedim hayatımda, inşallah hep öyle kalmışsındır), senin komikliklerine gülerken Sadık Öğretmenden ilk ve son kez sitem işittiğim sınıf arkadaşım Mehmet Çamlı (annem bile hâlâ hatırlıyor seni öeehh), bilgisayar dersinde Need for Speed oynarken alamadığı virajları bana aldırtan Yeşim (bir diğer en art niyetsiz insan), kendisi benim yaklaşık 3 katım falan olduğu için beni arada sırtına alıp okul bahçesinde gezdiren Simge, defterleri kız defteri gibi  hatta bir kızınkinden çok daha düzenli ve beşinci sınıfta olmamıza rağmen 0.9 kalem kullanmaktan inatla vazgeçmemiş olan Veli, hayatımın kabusu matematik derslerinde problemleri biz daha yazmadan cevabı söyleyen Kamil (dünya üzerinde yaşamış her çocuğun sınıfında 1 adet vardı bu modelden biliyorum), ikinci sınıfta 23 Nisan için pencereleri süslediğimiz gün masadan düşüp başını yaran, boynundan akan kanları hâlâ unutamadığım Abdullah, benim için el işi kağıtlarından yaptığın papatyayı hâlâ sakladığım Hande, daha birinci sınıfın ilk haftası benden hoşlandığın bilgisini abinden aldığım, ertesi hafta da başka bir okula transfer olan 1077 Serhan (çok gülmüştüm olm sana, kusura bakmayacaksın), ikinci sınıfta okul çıkışı bizim apartmanın kapısına içinde annenle beni istemeye geleceğiniz, ayriyeten içinde randevu yeri-saati ile seni siyah pantolonundan tanıyabileceğim bilgilerini barındıran, bir de plastik çiçekle taçlandırılmış ilan-ı aşk mektubunu bırakan sınıf arkadaşım Halil (bir de en uyuz olduğum heriftin sen ya, senin yüzünden ailem ne kadar matrak geçti benimle biliyor musun yıl oldu 2013 hâlâ konuşuluyorsun bizim evde), Göksel ve Petek Dinçöz dinlediğin için ölümüne dalga geçtiğim ve bunu yazılı olarak da her hatıramda bildirdiğim 1-2. sınıf proje arkadaşım Esra (annenin çok yemeğini yedik be, ne güzeldi sizin arka balkon), okuldan sonraki izcilik kurslarımızda hepimizi eğlendirmesini iyi bilen Ferhat (sınıfın sinevizyonunu işgal edip iki sınıfı birleştirerek Shrek günü düzenleyen ‘kurtlu’ insan), meyveli kekten ölümüne tiksindiğimi bildiğin halde annenin yaptığı meyveli bol karbonatlı keki bana ‘’içi çikolatalı yea’’ diye yutturup yediren Gözde (seni hiç affetmedim kızım haberin olsun), leblebi tozunu yemeyi beceremediğim halde pipeti ağzıma zorla dayayıp beni o gün akşama kadar öksürten Gökhan (madem özür dileme günündeyiz, öğretmenler gününde öğretmene tuzluk aldığın için kahkahalar atan tüm sınıf adına özür dilerim Gökhan ya, ben de biraz gülmüştüm ama çocukluk, vallahi özür dilerim), Capri Sun ve Bibolarımı her seferinde içen ama nedense her seferinde güvenip sana emanet ettiğim üçkağıtçı, pis kandırıkçı Kaan (bol pantolon giymeye özenip o gün marketteki tv’de gördüğümüz Eminem klibini canlandırdığımızı unutamam, pistin kandırıkçıydın ama kafa adamdın), bedava dondurma yiyebilme ümidiyle sokaktan geçen dondurmacının peşinde sokak sokak dolaşıp ‘’dondurmam kaymak yemeyen manyaak’’ diye anıran Burak, seksek oynamak için yaklaşık 376948 sokak ötede oturmana rağmen yanına geldiğim Yeliz, babaannenin evinin terasında sen ve kuzeninle birlikte yüzümüzü suluboyayla rambo gibi boyayıp sokaktan geçenlere içi su dolu balonları patlattığımız ama ıslatma konusunda bayağı bir başarısız olduğumuz Egehan (önemli olan katılmaktı), bisiklet öğrenmeye çalışırken hevesimi kıran Özgür, ketçaptan tiksinme sebebimin ilhamını veren Aslı, okulda bana çatmak için bahane arayan bir diğer özelliksiz insan İnci –şimdi düşününce senin de burnunu kırıp eline vermek lazımmış ya hadi neyse-, akşamüzeri hava kararmaya başladığı sıralarda her Allahın günü esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan, anneni her akşam sokaklarda Receeeeeeeep Receeeeeeeep diye fellik fellik gezdirdiğin sen: über insan Recep (yemin ediyorum ilkokul bitti ama hiç kimse senin her gün nereye kaybolduğunu çözemedi),  her yıl 1 Nisan öncesi şaka planlarımıza en osuruktan fikirleriyle gelmekten vazgeçmeyen azimli insan Mustafa (maalesef taşı delemedin ama olsun, üzülme bence), gülüşünü Zıpçıktı Cafer’in gülüşüne benzettiğim Mehmet Ali (ne pis heriftin ya), annemin toplantılarından birinde tanıştığım ve hayatımda senin kadar şirret, senin kadar gözü başı ayrı oynayan bir çocukla asla tanışamayacağımı daha o yaşta anladığım Can (ve evet tanışmadım da zaten), bizim apartmanın oradaki arsadan hiç ayrılmayan ve 8 cm.’lik boyuna rağmen aklının her türlü şeytanlığa çalıştığı Bayram. Hiçbirinizi unutmadım sevgili ilkokul arkadaşlarım, sevgili mahalle, sokak, bilimum özel mekan ve kısacası yekten ‘’çocukluk’’ arkadaşlarım. İlkokul 5. sınıf bitene kadar hayatıma girmiş belli başlı karakterler, unutmam sizi.

------ Ana yazıdan kopup çocukluğuma daldığımı tam burada fark ediyorum ahahah böyle bir dalıp gitmek yok ama. Aklıma geldikçe güncelleyeceğim bir yazı olmuş bu, çocukluğumdaki karakterler bunlarla sınırlı değil çünkü. Tek nefeste bu kadar hatırlayabilmişim. -------

Nereden nereye geldik ya. Çocukluk çok uzun hikayelerle dolu, hepsini bir anda hatırlasam ve 15 saat boyunca hiç susmadan konuşsam yine de bitiremem. 1 SN. Toparlıyorum.

Uzun süre bağlandığım şeylerden koparken çektiğim sıkıntıdan bahsediyormuşum, olaya yabancılaşmışım resmen çocukluğa dalınca. Evet, durumlar fena oluyor iç dünyamda mesela uzun süre izlediğim bir dizi final yapınca. Ve o dizi; One Tree Hill biterken çektiğimi bir ben bilirim. Hani ‘’I Don’t Wanna Be’’ çalmaya başladı ya, başladığımız gibi, yine o şarkıyla bitirdik ya tüm hikayeyi… Hep bir ağızdan söyledik sanki biz o şarkıyı tüm dünya. Öyle hissettik. Öyle bir duygulanmak yok ya. Yok yani arkadaş. 9 sezon boyunca onlarla birlikte büyümüş gibi hissetmek… Anlatılır türden bir duygu değil. Rastadanteyyare’nin de dediği gibi, ‘’benim tüyler ayrı eve çıktı’’ o gün.

Peki ya uzun süre birlikte bir dostluğu yaşatmış olduğumuz insanları geride bıraktığımızda?

Bilerek ve isteyerek, sonunun gerçekten kötü olduğunu önceden görüp kendi ellerimizle bitirdiğimiz birkaç dostluk vardır hayatımızda. Cesaret ister. Zordur ama gerçektir. Ve bitirirken zor olsa da, sinirlenilip kızılsa da bittikten bir süre sonra ‘’iyi ki tanımışım, iyi ki yaşamışım’’ dedirtir. Birlikte yaşanan güzel günler hatırlanır, birlikte dinlenen şarkılar, birlikte odaya kapanıp izlenilen filmler, yaptığı espriler gelir akla zaman zaman, bir olay olsa ''o burda olsaydı şöyle şöyle yapardı şimdi'' denilir ve gülümsenip geçilir. Hayalleri gerçekleşsin, mutlu olsun istersin. İki taraf da mutlu olsun istersin sadece. Kötü duygular bırakmaz ardında öyle dostluklar. Çirkinleşmeler olmaz birbirinin ardından. Yüzüne karşı yeterince tüm çirkin durumlarınızı söylersin çünkü bitirirken. Biraz acıtabilir ama öyle olması gerekir. Bazen mecbursundur.

Ama unutmazsın. Güldüğünüz şeyler, özellikle ağladığınız şeyler, paylaştığınız sırlar, tüm gün beraber olduğunuz yetmiyormuş gibi geceleri de kimi zaman sabaha kadar gülüp eğlenmeleriniz... Hepsi hayali bir kutuda kilitlidir. Güvendedir hepsi. Çünkü siz bitmiş olsanız da paylaştığınız şeyler, tüm güzellikler sabittir. Geçmişte, oradadır. Ardımıza dönüp bakmaya korkmayız.


Bugün bunları hatırladım, yazıya başladığımdan bu yana saatler geçmiş şimdi bakıyorum da. Akşam olmuş. İçimden bu yazıya dair ilk cümle geçtiği an gökyüzü kızıldı, çalan Gavin DeGraw’dı kulağımda. Birçok güzel anıma şahitlik etmiş bir adam kendisi. Son birkaç saatimi böyle geçirmeme sebep insan da kendisi. Gençliğimi de böyle böyle yedi zaten kendisi ve kendi gibileri. Birkaç saat birkaç saat derken, dalıp da çıkamadığım kuyulara ittiler beni. Bugün de böyle olsun, bu yazının bir finali yok. Aslında benim için birçok yazının, birçok filmin, birçok şarkının finali yok. Sonu yok. Eşlik edeceği belki daha yüzlerce ânın biri de bu olsun. Bu yazı da böyle bitsin.

18 Ekim 2013 Cuma

Öylesine Zamanların Yazısı

Yazıya başlamadan önce sizi şöyle alayım.

Ve evet.

Hani şahit olduğumuz, duyduğumuz veya öğrendiğimiz bir durumu, bir olayı, bir ânı başka birine anlatırız ya bazen…

Anlattığımız olayı veya ânı yaşayanlar bambaşka insanlarken ve anlatılan şey de haliyle bambaşkayken, bunu anlattığımız kişiyle de aramızda tam o sırada bir bağ oluşmaz mı? Bu çok karmaşıksa eğer, şöyle de anlatabilirim:

Bir otobüstesiniz. Otobüs şehirler arası duraklarından birinde, bir otogarda durdu. Pencereden dışarı bakıyor ve bavulunu oradan oraya çekiştiren insanlar görüyorsunuz. Otobüse binip, otobüsten inen yolcular… Tüm bu kalabalığın içinde bir çift gözünüze çarpıyor. Gözlerinden, davranışlarından apaçık birazdan birinin diğerine veda edecek olmasıyla oluşacak yoğun bir özlem hissinin belirtileri okunuyor daha şimdiden. Birden kadın olanı erkeğe sarılıp ağlamaya başlıyor, içi titreye titreye. Daha şimdiden içine oturan özlem duygusuyla, kendisine sarılmış kadının başını göğsüne bastırarak gözlerini hüzünle kapatan erkeğin dudaklarından dökülenleri okuyabiliyorsunuz; ‘’Ağlama.’’ O ağlama dedikçe kadın daha fazla sarsılıyor ağlarken. Öylesine güzel ağlıyor ki, sarıldığı erkeğin bile ona dokunmaya kıyamadığını çok net görebiliyorsunuz.

Peki gördüğünüz bu ‘’yoğun’’ sahne neydi sizin için?

Dünyadaki en mucizevi şeylerden biri olan sarılmak, uzun saniyeler boyunca o çiftin üzerinde, ruhlarında ne gibi etkiler bırakmıştı? O kadının erkeğe sarılıp içi titreyerek ağlaması o ikisinin duygu dünyası haricinde, sizde de bir şeyler uyandırmamış mıydı? O kare, o sahne sizi de içine almamış mıydı? Onların size gösterdiği, onların oluşturduğu bu ‘’güçlü’’ atmosfer sizi de hayal dünyanızda yeni duygu ve hikayelere sürüklemek için sabırsızlanmıyor muydu? Vedalar edilip otobüs hareket ettikten sonra iki tarafın da hayatına ne şekilde devam edeceğiyle, duygularına ne şekilde hükmedeceğiyle ilgili küçük hikayeler sizin de zihninizi kurcalamıyor muydu? Cevaplar ‘’evet’’se aynı takımdanız, devam edelim.

Gördüğünüz o ayrılık sahnesi, şahit olduğunuz diğer birçok şey gibi günler, aylar, yıllar içersinde tüm netliğiyle parlar düşünce balonunuzda zaman zaman. O sahne tüm yoğunluğuyla zihninize kazınmıştır çünkü, hatırlamak için hiçbir sebebe ihtiyaç duymazsınız. Bir anda öylesine hatırlarsınız işte. Tıpkı çocukken uzayla ilgili bir film izledikten hemen sonra gökyüzünde büyük bir yıldızın daha önce hiç şahit olmadığınız bir hızla kaydığını gördüğünüzü hatırlamanız gibi. Zihne kazınmış kısa ama etkili anlar silsilesi. Hani ütü yaparken bile, dişlerinizi fırçalarken ya da ayakkabı bağcıklarını bağlarken bile; çok alakasız zamanlarda aklınıza gelebilecek şeyler işte.

Ve işte böyle hatırlama anlarından birinde yanınızda yakın hissettiğiniz biri ya da bir arkadaşınız varsa anlatırsınız, ‘’Ya ne hatırladım şimdi bak, şöyle şöyle olmuştu, çok güzel bi andı.’’ diye.

İşte yazının başından beri tam olarak bundan bahsediyorum. Bizim için vaktiyle bir anlam ifade etmiş anları başka biriyle paylaşırken , paylaştığımız o ânı da anlamlandırmış oluyoruz. Paylaşılan kişinin de zihninde şekiller, içinde anlatılan şeye dair duygular oluşuyor. Doğal bir süreç gibi. Birileri yaşadı, siz şahit oldunuz. Şahit olduğunuz şeyi içinizde yaşatıp, başka birine çok başka imgelerle yeniden yaşattınız. Ve başta anlattığım o otogardaki çiftin hikayesi ve hayalinizdeki olası hikayeleri, sizin arkadaşınızla olan hikayenize yeni bir an ekledi. Yeni bir gülümseme, yeni bir düğüm ekledi. İşte bunlar hep duygu.

Yaşadığınız anlara anlam yüklemek. En basitinden yine şöyle anlatayım:

Bir otobüs durağındasınız ve muhtemelen o durakta ayakta bekleyerek en azından bir on beş dakikanızı harcayacaksınız. Neyi seçersiniz? On beş dakika boyunca otobüsün geleceği yöne bakıp içinizden oflayıp poflamayı, sabit durmaktan artık hafiften zonklamaya başlamış ayaklarınızı düşünmeyi mi? Yoksa çok sevdiğiniz bir albümden 3 şarkı dinleyerek baktığınız her şeyi kafanızdaki klibin senaryosuna dahil etmeyi mi?

İkincisi daha güzel oldu sanki? Gün içersinde yerine göre iki saatten uzun gelebilip –biz öğrenciyiz, biz bilicez tabii-,  yerine göre göz açıp kapama süresi olan o on beş dakikayı bomboş ve harcanmış olmaktan çıkarıp yaşamınıza dahil etti bu seçenek. O on beş dakika boyunca duyduğunuz notalarla gördüğünüz canlı, yaşayan hayatı birleştirip hayal dünyanıza yeni bir kazanım oluşturdunuz; gözünüzü bir noktaya sabitleyerek on beş dakika süresince bomboş, ruhsuz bir insan olmanın aksine.

Lafı belki çok uzatıyorum, belki çok dolandırıyorum ama içimden bu geliyor. Zihnimden bunlar geçiyor, daha kısası veya daha uzunu değil. Çok da umrumda değil aslında, anlatıyorum işte.

İşte bu kadar küçük, basit nüansları büyütüp, büyük şeyler haline getirerek bir yazı halinde kendime sunabildiğimde tek yapmak istediğim şeyin bu olduğunu anlıyorum. Yapmak istediğim, yaşamak istediğim şey ne mi? Hayat bir yolculuk ve hayatın her durağında, mümkün olabilecek her anında, çok basit görünebilen şeylerde bile bir estetik duygusu arayıp bu arayışın  varlığıyla bile yetinebilmek. Yaşamın her alanında ilgilendiğim konulardaki detayları yakalayabilip üzerine uzundan da uzun sürelerce düşünebilmek, kafa patlatabilmek. Detaylarda boğulmak ve bundan mutlu olmak. Amelié olmaktan bahsetmiyorum ama. O çok başka konu. İstediğim o değil. Yani, galiba.


Dipnot: Ve içimde böyle bir duygu ve eğilimin varolduğunu bana farkında olmadan belki yüzlerce kez hatırlatan Reşat Hoca’ya ömrümün sonuna dek edeceğim binlerce teşekkürün bir izi de burada kalsın istedim belki de.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Ama ben, ben sahiden, ben her neysem işte...

Olmak istediğim yerde, İzmir'de değildim, hâlâ da aynı şeyi düşünüyorum ama hayatı kendime zindan etmekten vazgeçmiş olabilirim. Çanakkale'ye alışmaktan korkuyordum geçen yıl buraya geldiğimde. Çünkü bir şeye, bir yere, bir zamana alışmaktan korkuyorum ben. O şeyden, o yerden, zamanın biriktirdiği o hatıralardan ayrılma fikri beni ölümcül korkuttuğu için sanırım. Yani, sanırım. Ve sanırım burayı sevmeye başladım, istesem de istemesem de. Hatıralarım çoğalıyor günden güne, nasıl bağlanmayayım ki işte...

Evet, yeterince tanımamış olduğumu düşündüğüm bir insanı tanımaya çalışıyorum. Yeterince odaklanamadığım şeylere odaklanmaya çalışıyorum. Aynı anda birçok şeye odaklanmaya çalışıp, hiçbirine yeterince vakit ayıramadığımda ve hayatıma yeterince dahil edemediğimde çileden çıkıyorum. Kafamı duvarlara sürtüp kıvılcım çıkartmak istiyorum öyle zamanlarda işte. Karşıdan bakınca biraz göz korkutucu görünse de aslında o hissi bile özlediğim zamanlar oluyor. İnsan ne çok şeyi özlüyor.

Bir insanı tanımak için onun en sevdiği kitabı okumanın, en sevdiği filmi izlemenin, en sevdiği grup ve müzisyenleri dinlemenin -ya da daha önceden biliyor olmanın- önemli olduğunu düşünüyorum. Tanırken bu aşamaları atlattığındaysa ona değer verdiğini göstermenin ve bunu devam ettirmenin en güzel yollarından yalnızca birkaçı olarak görüyorum demeliyim ya da. Bu çaba hoşuma gidiyor. Dünyama kabul ettiğim çok tatlı bir arkadaşım daha var artık. Ne kadar kibirli görünen bir ifade yalnız değil mi? ''Dünyama kabul ettiğim''miş... Sanki girilmesi zor olan tek dünya benimkisiymiş, bu erişilmesi zor şerefli bir mertebeymiş gibi. Asıl anlatılmak istenen şeyin bununla alakası olmasa da, içten içe öyle bir vurgusu var gibi. Pöh.

Her neyse, sosyopat olmadığıma eminim yıllardır yakın arkadaşlarımla, yeni tanıştığım insanlarla olan iletişimime bakınca. Ama bu yeni tanıştığım insanlara bağlı oluyor hep. Bir insanla bir on dakika kadar sohbet ettiğimde o insanın ömrümün sonuna kadar hayatımda olup olmayabileceği ihtimallerini kesinleştiriyorum. Ama önce sohbet etmem gerek. Gerçekten, içten bir sohbet etmem gerek. Bana hep, ''Dıştan bakınca çok kibirli, soğuk, kendini beğenmiş görünüyorsun ama öyle değilmişsin ya, bayağı neşeli bir insanmışsın.'' dendi çocukluğumdan bugüne kadar yeni tanıştığım insanlar tarafından. Burada yazar (!) kendini övmüyor tabii ki, insanın kendini anlatması kadar zor bir şey de yokmuş. Tabii benim tanışmak kavramım bildiğimiz tanışmaktan biraz uzakta. Tanışmak benim için ''Merhaba ben Tuğba, sen Ayşe, karşılıklı çok memnun olduk.'' veya ''Günaydın, - İyi akşamlar'' 'dan, kısacası ''merhaba - merhaba''dan öte bir şey. 

Bir insanla tanışmak, onu tanımak; söylediğim gibi onun sevdiklerini okumak - dinlemek - izlemek ve olaylara onun zevkleri ve dünya görüşü doğrultusunda bakabilmekten geçiyor. Gerçekten anlamak isteyerek dinleyebilmekten geçiyor. O sana içinden gelerek çocukluğunu, geçmişte ve şimdi yaptığı aptallıkları, izlerini hâlâ taşıdığı bir yarasını, çocukken gördüğünü sandığı bir hayali, adını koyamadığı duygularını belki de senin yaşadıklarınla adlandırmanı bekleyerek -ve burası çok önemli- ''çekinmeden, rahatça'' anlatabiliyorsa o insanla tanışmış oluyorsun. Tanışmış oluyorum.

Bazen uzun süren sessizlikler geriyor beni ve aşırı konuşkan bir insan da değilim sanırım. Bazen birisi bir şeyler anlatıyor, dinliyorum ve üzerine fazla konuşmadığım bir konudaysak uzun süren suskunluğum karşımdakini ''Ben mi çok konuşuyorum, çok mu gevezeyim lan acaba?'' gerginliğine itiyor anladığım kadarıyla. Bu durum beni de rahatsız etmiyor değil. Hayır arkadaşım, sen geveze değilsin, ben susup dinliyorum, sen anlat anlatabildiğin kadar, ben seni o halinle seviyorum zaten. Ben seni rahatlatmak için susuyorum, içinden ne geliyorsa anlat diye. Ben seni o kadar uzun süre dinliyorsam zaten seni o halinle sevdiğim için dinliyorumdur, seni dinlemeyi sevdiğim için. Kendini gergin hisset diye değil. Sevmesem inan katlanamam zaten, emin ol. Hoşlanmadığım insanlara karşı olan tavrımı saklayamıyorum maalesef. Saklayamıyormuşum daha doğrusu, öyle söylüyorlar. Tavırlarım, bakışlarım ele veriyormuş.

Çok havamdaysam eğer zaten susturmak mümkün olmuyor, bu goygoyculuğumun tavan yaptığı kısımları da çok yakın arkadaşlarım ve ailem biliyor sanırım. Zira çekirdek ailemin boş işler müdürü, annemin tabiriyle ''gereksiz işler başkanı'' da benim haddizatında.

Çocukluğumdan beri toplum içersindeki kasıntı adam ve kadınları, sözde coolları daha ilk görüşte tespit eder, engelleyemediğim bir dürtü halinde, elimde olmayan bir şekilde içten içe durmadan dalga geçerim. Yanlarında, mevzubahis kişi eğer hocamsa -ki çok fenadır- derslerinde kendimi camdan atma, ıssız adalara kaçma ihtiyacı hissederim falan, gerçekten beni çok zor durumlara düşürüyorlar bazen, belki de ben kendimi düşürüyorum kim bilir. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum o anlarda. İşte insanları germe durumu yine bu noktada devreye giriyor. Hani Fırat Budacı'nın okuduğumuz her yazısında içimizden geçiririz ya; ''Ben şimdi bu adamla tanışsam, şunu söylesem şu tespiti yapar, söylemesem de şöyle davransam böyle bi tespit yapar, her şekilde mutlaka bir sosyal tespit yapacak, ulan ben şimdi ne yapsam?'' diye. Bazen insanları aynı böyle ikilemlerde bıraktığımı hissediyorum ve ''Ya rahat olsanaaaa!!11bir!!1!'' diye tutup sarsasım, sarsalayasım geliyor adeta. 

Bu anlattıklarımın ne kadar kendini önemli hisseden ve yine, yeniden kibirli ifadeler gibi göründüğünün farkındayım ama yine yeniden ve yeniden ve yeniden öyle olmadığını, en azından öyle hissetmediğimi söyleme ihtiyacı duyuyorum. İnsanların hayatım hakkında verdiği kararlar ve yargılar umrumda olmuyor eğer çok çok yakınım olan kişiler değillerse fakat kendi elimle kendimi yanlış konuma düşürdüğümde işte bu benim çok fazla umrumda oluyor. Kendini yanlış ifade etmekten doğan yargılardan hep çekinmişimdir.

Herkesle iyi geçinen insana mesafeli yaklaşıyorum mesela. Hatta elimi çabuk tutup mesafeyi büyütüyorum bile. Derdim ''mutlaka bir düşmanı olsun'' da değil elbette, derdim bu değil. Herkesle samimi olan insanlardan hoşlanmıyorum, elimde değil. Bir arkadaşın da dediği gibi; ''CANIM'' kelimesinin iticiliğine değinmiyorum bile. Yazılı iletişimde smiley kullanmadığında söylediklerini olumsuz algılayan insanlardan, ''en son ben aradım şimdi sıra sende, sen aramazsan imkanı yok ben aramam'' insanından, ''ben sana 2 kere geldim sen hiç gelmedin'' insanından, ''yaa ev çok dağınık kusura bakma'' insanından, ''gelmeden haber verseydin keşke yiyecek bir şeyler hazırlardım, hiç olmadı ki böyle off'' cümlesinin samimiyetsizliğinden de tiksiniyorum. Ben arkadaşlarımı tüm bunları aramızda aştığımız insanlardan seçmeye çalışıyorum ki o yüzden dostum diyebileceğim kişiler bir elin parmağını bulmuyor. Ve ben bu durumla mutluyum, bu halimle. Daraldığımda kucağına yatıp ''her şeyi'' anlatabileceğim insan sayısı bir elin parmağını geçtiği zaman dünyadaki en tırt insan olmuş olacağıma olan inancım da tam. Ve bu insanları da dünyanın en tırt insanları olarak tanımlıyorum. Bu böyle, üzgünüm. Samimiyetinize inanmakta çok güçlük çekiyorum.

Yazıda da birilerine sesleniyormuş gibi, sanki çaktırmadan ayar veriyormuş gibi sizli bizli, senli benli ifadeler kullandım hep. ''Anlayana'' stayla. Hahahah yok lan öyle bir şey, ben kendi kendime anlatıyorum hep. Bir de böyle ortaya konuştuğum şeyleri üzerine alınan insanlar oldu kimi zaman, yapmayın etmeyin. Ben bugüne kadar hep kendi kendime anlattım her şeyi. Onca günlük, onlarca ajanda, defter evde kutularda duruyor ve ''sevgili günlük'' kıvamında şeyler de değiller. Yılların içimde biriktirdikleri -ki bu yalnızca 19 yıllık, çoğu da güzel anılardan oluşan bir birikim-, hepsi öylece yatıyor . Ve ben yeni şeyler yazıyorum artık yeni defterlere. Böyle bir yazıyı yazma ihtiyacını neden hissettim bilmiyorum, bilmediğim için seviyorum zaten böyle durmadan bir şeyler karalamayı. Benim için bir ihtiyaç, yazmadıkça kafamın içinde birikiyor her şey. Yazmadığımda uyuyamıyorum, rahatsız ediyor. Bir güç var. İnanıyorum. Uykumdan uyandırıp yazdırıyor o güç, o defterlere. Çocukluğumdan beri. Her yazdığım şeyi buraya geçirmiyorum, o kadar çoklar ve o kadar özeller ki zaten. Bilgisayarda bu tuşlarla bir şeyler yazmayı da sevmiyorum ayrıca işin açığı. Benim o kalemin kağıtta çıkardığı sesi duymam lazım galiba. Yazdığım ve yaşadığım anın bir değeri olduğunu, elle tutulur bir değer taşıdığını o şekilde anlıyor ve hissediyorum. Ve ben edebi bir değeri olmaksızın her şekilde ve her durumda yazmayı seviyorum. Tam şu ânı hatırlayabilmek için mesela, anları yakalayabilmek için. Ruhumu böyle yenileyebiliyorum. Yaşadığımı böyle hissedebiliyorum. Yaşadığım ânı yazarak. 

Yaşlı bir çiftin yolda kol kola yürüyüşünü, bir kedinin korkmadan gelip kucağıma uzanışını, gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesini dilediğim tüm hayallerimi, yüksek bir tepeye çıkıp şehre uzaktan bakışımı, gün batarken çektiğim fotoğrafta tesadüfen kompozisyonu tamamlayan bir kuşu, onunla sohbet ederken yanında gerçekten ''yaşadığımı hissettiğim'' ve çok bilmese de hayatımın birçok önemli anına şahitlik etmesini istediğim ilkokul öğretmenim olan Sadık Öğretmeni, hayatımda büyük iz bırakmış olan ortaokul Türkçe ve lise Edebiyat öğretmenlerim Emine Çildan ve Reşat Çağal'ı, sevdiğim şarkıların hissettirdiklerini, o şarkıların hikayelerini, kelime kelime analizlerini, sevdiğim tüm fantastik karakterleri, okurken ağladığım ve güldüğüm tüm kitapları, yazar ve müzisyenler listenin en tepesinde olmak üzere ruhuma ilham ve yaşam sevinci veren sevdiğim tüm sanatçıları, saçmalamak istediğim ve bu konuda derece yaptığım tüm zamanları, yağlı boya tabloları, deniz kokusunu, İzmir'i ve hayatımda iz bırakmış birçok karakteri tüm gerçekliği ve yoğunluğuyla yazmayı seviyorum. Hepsi bundan ibaret, varlığım ve koskoca yaşamım yazmaktan ve bununla yaşamaktan ibaret ve ben çok mutluyum. Ben de biraz böyleyim işte, yani... galiba.

24 Eylül 2013 Salı

Whatever words i say...

Hiç tanımadığım, seslerini hiç duymayıp, gözlerine hiç bakmadığım insanların mezarlarının yanından sessizce geçtiğimde ve o sessizlik tüylerimi ürperttiğinde,

Kimi zaman tüyler ürperten o sessizliğin karanlıkta huzur vermesine hayret ettiğimde,

Eylemsizliğin kendim için en kötü eylem olduğunu fark ettiğim o ilk anı hatırladığımda,

Müzik dinlerken saatlerce yürüyüp, geçen zamanın farkında olmadığım ve kendimi daha önce hiç görmediğim sokaklarda fısıltıyla şarkı söylerken bulduğumda bir akşamüstü,

Bir gece yarısı denizde karşı kıyının ışıklarını mı, dolunayı mı yoksa yıldızları mı izleyeceğime karar veremediğimde,

Ve o gece The Cure albümleri dinlerken sıra Disintegration’a gelip; albümün malum şarkısında bacaklarım, ellerim, göz kapaklarım öylesine titrediğinde,

Ve o malum şarkıyı ‘’Whenever i’m alone…’’ dan başlayıp binlerce, yüz binlerce kez yeryüzüne koca harflerle yazma isteğime karşı koymak zorunda olduğumda,

Benim için hayati önem arzeden birçok kelime, diğerlerine hiçbir şey ifade etmediğinde,

Kardeşimi, kokusunu içime çeke çeke öpmeyi her özlediğimde,

Ve klişelerin insanı olmaktan çekinmediğim nadir zamanlarda,

Dolunaylı, bulutsuz bir gecede söylediğim şarkıları çok derinlerden gönderip o an özlediğim kişi her kim olursa olsun hiç duymadığı sesimi tam o an hissetmesini istediğimde, bunu her şeyden çok istediğimde,

Ve bu kez de telepatiye inanmak istediğim anlarda,

İlhamı, tutkuyu, umudu ve geri kalan birçok şeyi tanımsız ve eşsiz notalar bütünlüğünde; kendimi bildim bileli müzikte aradığımda,

Distortion sesi ve seviyesinin yükseldiği anlarda içimde beliriveren koşma isteğini durduramadığımda,

Gece sahilde gözümün önünden ışıl ışıl bir gemi geçerken; o geminin en üst katına çıkıp yüzüme dokunan rüzgarları o limana gönderme isteğimin beni korkutmasında,

Cadde ve sokak lambalarıyla kafayı bozduğumu anladığımda,

Bildiğim kadarıyla normalde depresif ve sorunlu biri olmadığım halde, içimdeki rengarenk dünyanın adeta düğmesine basılmış gibi durup bir anda manik depresife evrildiğini hissettiğimde,

Yine bir akşamüstü ağaç yapraklarının arasından sızan güneş ışığı ellerimi yakmadığında,

‘’Anı biriktirmek’’le ilgili takıntımdan vazgeçemediğim ve bu sebepten mutlu olduğumda,

Gördüğüm her ‘’canlı’’, her ‘’yaşayan’’ ve her ‘’kendince bir ruhu olan’’ şeyin fotoğrafını çekme isteğimi bastıramadığımda,

Yaşadıkları her bir günü dakika dakika çeşitli yollarla paylaşıp; hayatlarında hiç özel an, anı ve duygu bırakmamış, bırakmayan ve muhtemelen de bırakmayacak olan insanlara her acıdığımda,

Hayatımdaki birçok şeyden vazgeçip müzikten vazgeçemeyeceğimi anladığım her anın beni korkutan bir yanı olduğunda,

Ölümü asla hak etmeyen insanların göz kırpmadan öldürülüp, bunun kimsenin umrunda olmadığı ölümden beter, zehir zemberek zamanlarda,

Görevinin ‘’güvenliği sağlayıp, korumak’’ olduğu adamların aldıkları taviz ve cesaretle can alma konusunda çığır açmasına tepkisiz kalındığını görünce kaçan uykularımda,

Ailem bana sürpriz doğum günü hazırladığında, tüm sevdiklerim yanındayken bile aklımın ‘’Bugün de birileri öldürülecek mi, haber kanalını açsam mı ki şu an?’’ sorularını üretip bünyede huzursuzluk yarattığı Haziran ayında,

Before Sunrise’da Celine’in dediği gibi, ‘’Buradan 300 km. ötede bir savaş olması, insanların ölmesi ve kimsenin ne yapacağını bilmemesi veya sallamaması.’’ durumundan nefret ettiğimde,

Daha nefes almayı bile doğru dürüst beceremeyen bebeklerin kilometrelerce uzakta yaşamları ellerinden kanlı gözyaşları arasında alındığında,

Dünyadaki vahşet ve nefret duygusu boyut atlayamayacak kadar geliştiğinde,

İnsanların kendi varlıklarının kibrini nasıl bu kadar çekinmeden taşıdıklarına ve kendilerini nasıl ve niye bu kadar fazla önemsediklerine olan şaşkınlığımda,

Mantık yürütebildiğim yaştan itibaren bir konudan bambaşka bir konuya farkında olmadan atlamamın saniyeler almadığına her seferinde niye bu kadar şaşırdığımı merak ettiğimde,

Ve samimiyetle söylenen tek bir cümleyi, binlercesine tercih ettiğimde.


Her yerdeyim ben, her şeyde. Tüm evren ve tüm zamanların birleşip mucizevi harikalar yarattığını hayal ettiğim inanılmaz dünyamdayım. İnanılmaz bir gezegende.

Kargaşa ve sessizliğin, çift ve birçok kişiliğin birbirini tamamladığı noktadayım.

İnsanın doğada, ağaçta, güneşte, denizde, okyanusta, toprakta, kayalıklarda, bazen güneş batarken bir dağın tepesinde olabilmeyi koşulsuz ve büyük bir sevgiyle kabul ettiği noktada.

Her şeyden öte hayat bir yolculuk ve ben orada, uğradığım her durakta bir noktayım. Her duraktan kavanozuna müzikal anılar doldurup, her durağa bir şarkı ithaf eden bir nokta. Dünyadaki minicik bir nokta. Ve gerçekleri tam anlamıyla sindirebildiğim gün ise, dünya tüm evren içinde benim için bir nokta olacak. Benden de küçük bir nokta.