Bugün biriyle tanıştım. İyi ki takmışım o çantayı bugün. Olmasaydı tanışamazdık. Sons of Anarchy ve felsefesinden konuşmaya başladık. Yaklaşık 10 dakika içerisinde anladım ki tanıdığıma hiçbir zaman pişman olmayacağım bir insanla konuşuyorum. Edebiyattan, okuma serüvenlerimizden, tüm amatörlüğümüz ve sereserpeliğimizle yazma sevgimizden konuştuk. Bilinç akışı dedik, nihilizm dedik, Elif Şafak'a sayıp söverken müdahale oldu, yanılsamalar içsel düşsel yolculuklar dedik, Kreş dedim kendi kendime. İç Kitabı dedik, Doğu Yücel dedik, çoklu kişilik bozukluklarına değinirken Sybil dedim içimden, söyleyecektim laf karıştı. Sinestezya'yı anlatacakken Kül dedik, ilham dedik, ilhamın kaynağına verdiği ilhamdan dolayı teşekkür etmenin, tek bir kişiye bıraktığı en küçük izin yüceliğinden, ve bu minneti ona bildirmenin öneminden de bahsetmeden geçmedik. Dışavurumlarımızın, kelimelerimizin ya da bize ilham veren her şeyin aslında bir kusma, bir rahatlama yöntemi olduğunu biliyorduk da, bu kadar aynı mı hissedilirdi bazı şeyler? Aynıydı işte. Hayalperest manifesto'ya da değindik (Doğu Yücel'e selam olsun). Yıkım yaratamasak da sarsıntılar var dedik. Okuma serüveninde gözümüze, içimize dokunan her bir cümlenin ruhun derinlerinde yarattığı devrimi de evrimi de insan olmanın en güzel yanı olarak belirledik. Tartışılamaz ve geri dönülemez biçimde bunu kabul ettik tüm kalbimizle. Yaşamın ruhundan, sorumluluklar ve zorunlulukların getirdiği kapitalizmi de reddedişimizden konuştuk. Ve o reddediş aşamasındaki çaresiz ve yalnız ruhlarımızdan da. Herkesleşmemeye gayret gösterirken hissedilen aptal mahalle baskılarından da. Ruhumuzu sökerek ortaya koyduğumuz şeyleri, kelimeleri, konuşmaları monotonlaştırdığımızda gelen soğuma hissini de iliştirdik kenara.
Sıradanlığın, normalliğin ortasında iki gelgitli, iki huzursuz beyin olarak içimizden en kısa sürede ne kadar fazla şey çıkarabiliriz, o kısa sürede en fazla ne paylaşabiliriz diye düşünmekten kilo verdik. Edebiyata dair, sıkışmış hayatlarımıza dair ne var ne yoksa sadece ve sadece 1 saate sığdırmaya çalıştık, olmadı. Sığmadı. Mümkün mü zaten öyle bir şey?
Ama ne var biliyor musun? Arada kalmış bir neslin huzursuz çocukları olarak -aradaki 11 yaş farka rağmen- aynı dili konuştuk tanıştığımız ilk dakikadan ititbaren. Büyülü bir şey, acayip bir kimya. Anlatmaya başlıyorsun ve yıllardır tanıyormuş hissi yaşıyorsun. Zerre yabancılık, zerre kasıntılık olmadan. Tüm şeffaflığıyla görüyorsun karşındakinin ruhunu, anlatmaya, söylemeye çalıştığı kelimeleri ondan önce tamamlıyorsun dilinde. O kadar zorlama olmayan, o kadar doğal gelişen bir süreç ki böyle insanları tanımak; yaşadığını hissediyorsun onlarla konuşurken. Aynı konular hakkında aynı hisleri paylaştığını anladığında heyecanlanıyorsun da hem. Aynı fikirde olmasan bile öyle güzel anlatabiliyorsun ki derdini karşılıklı; kelimeler havada uçuşup giderken sadece o farklılığı paylaşmak, o farklılığı sevmek kalıyor sana.
Bir insanla tanışmak işte böyle bir şey. Hakkında yazmadan duramayacağın bir şey. Hayatıma dokunan ama gerçekten dokunan her insanın olduğu gibi yazılmaya mahkumdun ve yazıldın. Sınavlarına hiç çalışmamış ve bir saat sonra o çalışılmamış sınavlarına girecek olan iki insan için fazlasıyla rahattık. Çünkü ben seninle konuşacağım, paylaşacağım o edebi dünyanın varlığından daha mutlu olacaktım, sınavdaki soruların cevaplarını ezberlemek yerine. Sınav bitti gitti bi' şekilde ama o dünya kaldı.
Ben, hiç vakit kaybetmeden en ama en derinlerine inebildiğim, uçları paylaşabildiğim insanlarla hep internet yoluyla tanıştım bugüne kadar. Birkaç kişi hariç, şimdi düşününce. Biri de sensin, Serra.
Sanki zaman duruyor, biz bu insanlarla paralel evrenlerde dolaşıyoruz konuşurken. İçimizi de, okuduklarımızı da, dinlediklerimiz ve kalbimizde yoğurduklarımızı da tüm çıplaklığıyla ortaya koyarken. Ve tüm bunları yapmakta zerre tereddüt etmezken.
Bugün çok ciddi şeyler farkettim kendimde. Hep biliyordum mesela ama bir kez daha anladım ki hayatta en ama en zevk aldığım şey; bu kimyayı hissedebildiğim biriyle edebiyattan ve hissettirdiklerinden bahsetmek, saatlerce hiç sıkılmadan konuşabilecek olmak bu konuda. Çünkü okumak, aynı şeyler, benzer şeyler, farklı şeyler, çok farklı şeyler, türler okumak ama her ne koşulda olursa olsun "okumak", "kitap sevmek" beni her zaman en cezbeden şey olacak bu hayatta. Okuyan biri olduğu yerde saymayacak çünkü hiçbir zaman. Muzaffer İzgü de okusa böyle, Nietzsche de okusa. Türler sorun değil. Önemli olan o kelimeleri hissedebilip; hüznüyle, neşesiyle, burukluğu, kızgınlığı, tutkusu, aşkı, masumiyetiyle, o kelimeleri en kompleks ve en basit halleriyle hissedebilip hiç üşenmeden anlatabilmekte. Okuduğun hikayenin, kurgu ya da gerçek olması fark etmiyor. Ruhunda bıraktığı izleri, yarattığı dalgalanmaları, sarsıntıları, depremleri herhangi birine en güzel kelimelerinle anlatabilmekte hayatın anlamı. O kelimelerle hem kendinin hem karşındakinin başını döndürebilmekte. İnsan olduğunu, nefes aldığını ve aldırdığını bu şekilde hissedebilmekte. Bunu yapabildiğin sürece yaşıyorsun. Bunu yapabildiğin sürece varoluyorsun.
Anlam arayışıyla kafayı yemiş biri olarak tek anlam arayışımın bu olduğuna %180 emin oldum bugün. Emindim, daha eminim artık. Hayatımı böyle geçirmek istiyorum. Gezerek, yeni kültürler, yeni coğrafyalar, bambaşka insanlar tanıyarak ve öğrendiğim dili de olabildiğince geliştirip onların da ruhlarındaki kelimeleri duyarak geçirmek istiyorum hayatımı. Ve bu kimyayı, okumaktan aldığım zevki paylaşabildiğim, bu duyguyu beraber hissedebildiğim, anlatabildiğim, paylaşabildiğim biriyle geçirmezsem hayatımı, ölmüş hissedeceğime de eminim. Yaşım kaç olursa olsun. Ölmektir çünkü bu. Bir gün önce inanılmaz umutlu olduğum bir konu hakkında bir gün sonra çok derin bir umutsuzluk ve inançsızlık hissediyorum. Aşağı yukarı birçok konuda bu böyle. Ben daha kendimi takip edemiyorum. Az çok ilgilendiğim her şeye odaklanmaya çalışırken ve hepsi de mükemmel olsun isterken dağılıyorum. Kendimi toplayamıyorum. Hayallerimi, anlam arayışıyla ve bundan alınan zevkle geçirmek isterken bir ömrü sıradanlaştırmak, herkesleştirmek istemiyorum. Aidiyet sorunu yaşıyorum zaten, sebebi de içimdeki sabit duramayan, durmak da istemeyen çünkü durursa mutsuzluktan kahırdan ölecek olan bu dinamik işte. Sebebi bu. Bir ev gösterip koca bir ömrü bu evde yaşayarak harcayacaksın deseler ölürüm galiba ben. Biyolojik olarak olmasa da, ruhsal anlamda, tamamen hem de. Ölü.
Çünkü ben bugün kendimden 11 yaş büyük bir insanın varoluş çabasına, kavgasına bakarak kendi kavgalarımın da aynadaki yansımasını gördüm. Benim derdim sabitlik değildi. Tek başına varolabilme, ayakta kalabilme önemliydi mesela. Öğrencilikte değil, gerçekte. Tek başına varolabilmek, herkesten önce kendi sorumluluğunu taşıyabilip kendini gerçekleştirebilmek her şeyden önemliydi. Büyük kararlar almak için çok erken, hissetmek içinse her zaman geçti. Dünyayı hissedebilmek, cümleleri hissedebilmek için hep geçti ve durmadan koşmak, bu yolda ilerlemek, okumak gerekiyordu. Kendi sorumluluğunu taşıyabilmekten bahsetmişken; bugün o konuşmaların arasında hiçbir zaman unutmayacağım, kendime hep hatırlatacağım bir repliği geçirdim durdum aklımdan, her zaman en sevdiğim dizilerden kalacak olan Pushing Daisies'den:
"Kendinle olacak kadar iyi olmazsan, başkası ile olmak için de iyi olamazsın."
Bugün o insana bakarak kendimden utandım çünkü küçük şeyler de olsa bazı şeyler için geçkalmışlık hissediyordum zaman zaman kendimde. Oysa daha o kadar küçüğüm, o kadar yolun başındayım, o kadar okunacak kitabım, dinlenecek albümüm, öğrenilecek dilim ve keşfedilecek ülkem var ki. Allah ömür verdiği sürece hiçbir şeye yetişemeyecek olma hissini de, hayallerim için geç kalmışlık hissetme gibi acizlikleri de hayatımdan kovmaya karar verdim. Öğrenmek için, okumak için, hissetmek, varolmak için her zaman bir yol vardır çünkü. Kalanı bahane, kalanı tembellik; bahane ve tembellik ise insanın kendine olan en büyük saygısızlığıdır. Varoluşuna ve kendine saygısı olmayan insana da kimsenin saygı duyacağını sanmıyorum çünkü duymamalı. Sıradanlıklar kervanına katılmamak için en güzel cümleleri kalbimde hissederken, bu arada kalmış anlamsız toplum kurallarına direnebildiğim kadar direnmeye söz verdim kendime.
Ve Serra, sen de iyi ki dokundun hayatıma. İyi ki varsın. Nietzsche'nin gözyaşlarından öpüyorum hahahahaha.
Kelebeklerin ayak izlerine mercek uzatan insanların yüzüne doğan güneşin bin bir gülümsemesiyle beraber açıyordu çiçekler her sabah, kollarını dolunaya sarıp uyuyan küçük kızların yüzü suyu hürmetine.
YanıtlaSilCibelle'nin Grreen Grass'tan dem vurduğu şu dakikalarda Pavese'ye bir kez daha hak veriyorum: "Biz kendimizi kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız."
Ölüme karşı yaşam dediğimiz sürece geçeceğimiz daha pek çok patika var yeryüzü atlasını ayaklarımızın altına serecek olan.
Yaşamda sevincim benim de olsun diyerek kâinat sevgi katoloğuna bıraktığın çiçekli böcekli imzalı not için çok teşekkürler sevgili Tuğba.
Gözlerimizdeki ışık sihirli dokunuşların adı, umudun katığı olsun; neşemiz bol olsun vesselam!..
Kalemine, yüreğine sağlık; sevgiyle hoş kalasın.
Serra