30 Ekim 2013 Çarşamba

Birkaç Saat

Hayatımdan bir şeyi çıkarmak sancılı bir süreç benim içim. Sancının şiddeti değişik ama sancısı kesin, net, apaçık. Belki hepimiz için. Belki değil.

Uzun süre kullandığım bir eşya -bu bir kalem bile olsa-, uzun süre yaşadığım bir oda, bir şehir, uzun süre defalarca, defalarca oturduğum bir bank, bir dalgakıran, uzun süre izlediğim bir dizi, okuduğum bir kitap serisi, uzun süre yürüdüğüm sokaklar… Her ne olursa. Tüm bunların hayatımdan bir anda kayboluvermesi, bunlardan ayrılacak olma fikri beni yoruyor. Az yoruyor ya da çok yoruyor, ama bir şekilde yoruyor işte.

O şey her ne ise, kafamda hikayelerim var onunla ilgili ya da kafamda dondurulmuş net kareler. Bir şarkıyla ya da bir kokuyla hatırlayabileceğim sahneler var. Uzun süre kullandığım bir telefona, bir kaleme bile anlam yükleyebiliyorum evet. O telefon yanımdayken hangi yollardan geçtiğim, ona ne tür notlar kaydettiğim ya da o kalemle kaç yıl boyunca hangi duygularla neler yazdığım, kalemi yere her düşürüşümde eğilip kalemi benim için alan kişiler vs… Her şey gözümün önünden geçiyor bir bir. Çok derin bir şey değil. Büyük bir mesele değil. Sadece hatırlıyorum. Kısacası her şeyin bir anısı oluyor bende. Yaşadığım evden, odamdan ayrılırken tüm geçmişimi orada bırakmış gibi hissediyorum. Ben gittikten sonra bile, ardımdan tüm anılar yaşayacakmış gibi sanki o odada. O odada benden sonra da yaşayacaklara benim hikayem film şeklinde gösterilecek gibi. Duvardaki poster izleri, ders çalışırken sıkılıp karaladığım şarkı sözleri, çizimler o odanın tavanında dönüp duracak gibi yıllarca. Arkadaşlarla uzun süredir bekleyip ilk kez birlikte izleyeceğimiz filmin hepimizin yüzüne yansıyan heyecanı gibi. O odada yaşanan her şey o odada kilitli kalacak gibi. O evden ayrılırken odanın kapısını son kez kapamadan önce durup öylece boş odanın duvarlarına bakıyorum. Gözler dolmuş, kan çanağı olmuş ‘’ağlamayacağım’’ diye direnmekten. Ama o kapı, o odanın kapısı son kez kapandığında direniş falan hikaye oluyor. Ağlama dersi veriliyor o gün tüm şehre. Tüm dostluklarını, tüm duygularını ardında bırakıp gidiyorsun işte. 

Ve işte ‘kendi türünde’ hayatımın dizisi olan One Tree Hill’dan dostluk üzerine, yaşanmışlık üzerine, ardımızda bıraktıklarımız üzerine Lucas efendi tarafından kurulmuş, her izlediğimde içime öküz oturtan cümleler:

‘’Bazen, her şey dün yaşanmış gibi gelir. Liseden mezun olmak, vedalaşmak… 17-18 yaşındayken öyle hissedersiniz ki sanki dünya tarihinde hiç kimse birbirlerine bu kadar yakın olmamış, birbirlerini bu kadar çok sevmemiş, bu denli gülmemiş veya birbirine bu kadar çok önem vermemiştir. Bazen, her şey daha dün yaşanmış gibi gelir. Bazen de… başka birinin anılarıymış gibi.’’

Liseyi asla unutmayacağım ya. Yemin ediyorum unutmayacağım. Söz veriyorum kendime, unutmayacağım.

-------- Buradan sonrası, buralar çok kişisel. ÖZET GEÇ SEVGİLİ KARDEŞİM ya da OKUMADIM KARDEŞ DURUMUMUZ YOKTU derseniz anlarım ama ben de yazı bittikten sonra fark ettim uzunluğunu  ve yine yazdıktan sonra fark ettim ki özet geçemeyeceğim veya tüm alakasızlığına rağmen yazıdan çıkaramayacağım kadar güzel şeylermiş benim için. -------

Sonra, bir bakalım… Hah, o şehre gidip çocukluğumun geçtiği evin önünde durduğumda boğazımda bir düğüm oluşuyor mesela. O apartmanın merdivenlerinin soğukluğunu, bodrum katından ne kadar korktuğumu, önünde oynadığımız oyunları, fantastik çocukluk arkadaşlarımı. Hiçbirinizi unutmayacağım ya, söz veriyorum. Renkli istopta en olmadık renkleri söyleyen uzun bacaklı ‘Süreyya Ayhan’ Sevda, seni de unutmayacağım kızım. Seni de yazdım. Ve  okulda (ilkokul) herkesin korktuğu Koray’ı dövdüğüm gün de unutulmaz bir gündü galiba. Olm ben o Yoda boyumla senin gibi bir itfaiye hortumunu nasıl dövdüm, hâlâ hayret ediyorum bak yıllar geçti. İstesen evire çevire, saçlarımdan tutup yerden yere vura vura döverdin beni oracıkta. Mal bi anına mı denk geldi bilmiyorum yeminlen hayret bi olgu ahahah. Salon kızı kimliğimden sıyrılıp hayatımda dövdüğüm ilk ve son kişisin zaten. Herhalde ondan unutmadım diye düşünüyorum ki kavgacı bir insan da değildim zaten. Yok ya bir de İsmail vardı ilkokul birinci sınıfta, defterlerimi ıslattığı için. Tam dövmek sayılmaz aslında, birkaç tokat diyelim ama olsun. Hiç görmeyeceksin bu yazdıklarımı, Allah bilir nerdesin ama İsmail özür dilerim lan, evet sen yapmamışsın aslında ve gık bile dememiştin ben sana vururken. Of ya, hâlâ vicdan azabı çekiyorum arada hatırlayınca. Bana da yazık. Evet.

İlkokul birinci sınıfın ilk haftası her gün şişemden su içmek istediğin için uyuz olduğum Çiçek (ikinci hafta tebeşir tozu yutup okuldan kaçmayı planladığın gün de uyuz olmuştum sana zaten), her gün sarımsaklı bir şeyler yiyip okula geldiğin için burnumun direğini kıran çok sevgili sıra arkadaşım Ziya, hiç anlaşamadığımız için sıralarımızı ayırmaya karar verdiğimiz gün evde 4 saat dans edeceğimiz bilgisiyle birbirimizi çatlatmaya çalıştığımız bir diğer çok sevgili sıra arkadaşım Umut, Davut Güloğlu’nun Nurcanım şarkısını dilinden düşürmeyen o zamanlar yarım akıllı, şimdi ne halde olduğunu bilmediğim sınıf arkadaşım Nurcan, yerli malı haftasında çoğumuz cool takılırken domatesli yumurtalı çilingir sofrası kuran ve her ne hikmettir hep kumaş pantolon giyen bir diğer sıra arkadaşım Ali (seni çok severdim lan, hatta bak yıllar geçti şu yaşıma kadar senin kadar art niyetsiz bir adam görmedim hayatımda, inşallah hep öyle kalmışsındır), senin komikliklerine gülerken Sadık Öğretmenden ilk ve son kez sitem işittiğim sınıf arkadaşım Mehmet Çamlı (annem bile hâlâ hatırlıyor seni öeehh), bilgisayar dersinde Need for Speed oynarken alamadığı virajları bana aldırtan Yeşim (bir diğer en art niyetsiz insan), kendisi benim yaklaşık 3 katım falan olduğu için beni arada sırtına alıp okul bahçesinde gezdiren Simge, defterleri kız defteri gibi  hatta bir kızınkinden çok daha düzenli ve beşinci sınıfta olmamıza rağmen 0.9 kalem kullanmaktan inatla vazgeçmemiş olan Veli, hayatımın kabusu matematik derslerinde problemleri biz daha yazmadan cevabı söyleyen Kamil (dünya üzerinde yaşamış her çocuğun sınıfında 1 adet vardı bu modelden biliyorum), ikinci sınıfta 23 Nisan için pencereleri süslediğimiz gün masadan düşüp başını yaran, boynundan akan kanları hâlâ unutamadığım Abdullah, benim için el işi kağıtlarından yaptığın papatyayı hâlâ sakladığım Hande, daha birinci sınıfın ilk haftası benden hoşlandığın bilgisini abinden aldığım, ertesi hafta da başka bir okula transfer olan 1077 Serhan (çok gülmüştüm olm sana, kusura bakmayacaksın), ikinci sınıfta okul çıkışı bizim apartmanın kapısına içinde annenle beni istemeye geleceğiniz, ayriyeten içinde randevu yeri-saati ile seni siyah pantolonundan tanıyabileceğim bilgilerini barındıran, bir de plastik çiçekle taçlandırılmış ilan-ı aşk mektubunu bırakan sınıf arkadaşım Halil (bir de en uyuz olduğum heriftin sen ya, senin yüzünden ailem ne kadar matrak geçti benimle biliyor musun yıl oldu 2013 hâlâ konuşuluyorsun bizim evde), Göksel ve Petek Dinçöz dinlediğin için ölümüne dalga geçtiğim ve bunu yazılı olarak da her hatıramda bildirdiğim 1-2. sınıf proje arkadaşım Esra (annenin çok yemeğini yedik be, ne güzeldi sizin arka balkon), okuldan sonraki izcilik kurslarımızda hepimizi eğlendirmesini iyi bilen Ferhat (sınıfın sinevizyonunu işgal edip iki sınıfı birleştirerek Shrek günü düzenleyen ‘kurtlu’ insan), meyveli kekten ölümüne tiksindiğimi bildiğin halde annenin yaptığı meyveli bol karbonatlı keki bana ‘’içi çikolatalı yea’’ diye yutturup yediren Gözde (seni hiç affetmedim kızım haberin olsun), leblebi tozunu yemeyi beceremediğim halde pipeti ağzıma zorla dayayıp beni o gün akşama kadar öksürten Gökhan (madem özür dileme günündeyiz, öğretmenler gününde öğretmene tuzluk aldığın için kahkahalar atan tüm sınıf adına özür dilerim Gökhan ya, ben de biraz gülmüştüm ama çocukluk, vallahi özür dilerim), Capri Sun ve Bibolarımı her seferinde içen ama nedense her seferinde güvenip sana emanet ettiğim üçkağıtçı, pis kandırıkçı Kaan (bol pantolon giymeye özenip o gün marketteki tv’de gördüğümüz Eminem klibini canlandırdığımızı unutamam, pistin kandırıkçıydın ama kafa adamdın), bedava dondurma yiyebilme ümidiyle sokaktan geçen dondurmacının peşinde sokak sokak dolaşıp ‘’dondurmam kaymak yemeyen manyaak’’ diye anıran Burak, seksek oynamak için yaklaşık 376948 sokak ötede oturmana rağmen yanına geldiğim Yeliz, babaannenin evinin terasında sen ve kuzeninle birlikte yüzümüzü suluboyayla rambo gibi boyayıp sokaktan geçenlere içi su dolu balonları patlattığımız ama ıslatma konusunda bayağı bir başarısız olduğumuz Egehan (önemli olan katılmaktı), bisiklet öğrenmeye çalışırken hevesimi kıran Özgür, ketçaptan tiksinme sebebimin ilhamını veren Aslı, okulda bana çatmak için bahane arayan bir diğer özelliksiz insan İnci –şimdi düşününce senin de burnunu kırıp eline vermek lazımmış ya hadi neyse-, akşamüzeri hava kararmaya başladığı sıralarda her Allahın günü esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan, anneni her akşam sokaklarda Receeeeeeeep Receeeeeeeep diye fellik fellik gezdirdiğin sen: über insan Recep (yemin ediyorum ilkokul bitti ama hiç kimse senin her gün nereye kaybolduğunu çözemedi),  her yıl 1 Nisan öncesi şaka planlarımıza en osuruktan fikirleriyle gelmekten vazgeçmeyen azimli insan Mustafa (maalesef taşı delemedin ama olsun, üzülme bence), gülüşünü Zıpçıktı Cafer’in gülüşüne benzettiğim Mehmet Ali (ne pis heriftin ya), annemin toplantılarından birinde tanıştığım ve hayatımda senin kadar şirret, senin kadar gözü başı ayrı oynayan bir çocukla asla tanışamayacağımı daha o yaşta anladığım Can (ve evet tanışmadım da zaten), bizim apartmanın oradaki arsadan hiç ayrılmayan ve 8 cm.’lik boyuna rağmen aklının her türlü şeytanlığa çalıştığı Bayram. Hiçbirinizi unutmadım sevgili ilkokul arkadaşlarım, sevgili mahalle, sokak, bilimum özel mekan ve kısacası yekten ‘’çocukluk’’ arkadaşlarım. İlkokul 5. sınıf bitene kadar hayatıma girmiş belli başlı karakterler, unutmam sizi.

------ Ana yazıdan kopup çocukluğuma daldığımı tam burada fark ediyorum ahahah böyle bir dalıp gitmek yok ama. Aklıma geldikçe güncelleyeceğim bir yazı olmuş bu, çocukluğumdaki karakterler bunlarla sınırlı değil çünkü. Tek nefeste bu kadar hatırlayabilmişim. -------

Nereden nereye geldik ya. Çocukluk çok uzun hikayelerle dolu, hepsini bir anda hatırlasam ve 15 saat boyunca hiç susmadan konuşsam yine de bitiremem. 1 SN. Toparlıyorum.

Uzun süre bağlandığım şeylerden koparken çektiğim sıkıntıdan bahsediyormuşum, olaya yabancılaşmışım resmen çocukluğa dalınca. Evet, durumlar fena oluyor iç dünyamda mesela uzun süre izlediğim bir dizi final yapınca. Ve o dizi; One Tree Hill biterken çektiğimi bir ben bilirim. Hani ‘’I Don’t Wanna Be’’ çalmaya başladı ya, başladığımız gibi, yine o şarkıyla bitirdik ya tüm hikayeyi… Hep bir ağızdan söyledik sanki biz o şarkıyı tüm dünya. Öyle hissettik. Öyle bir duygulanmak yok ya. Yok yani arkadaş. 9 sezon boyunca onlarla birlikte büyümüş gibi hissetmek… Anlatılır türden bir duygu değil. Rastadanteyyare’nin de dediği gibi, ‘’benim tüyler ayrı eve çıktı’’ o gün.

Peki ya uzun süre birlikte bir dostluğu yaşatmış olduğumuz insanları geride bıraktığımızda?

Bilerek ve isteyerek, sonunun gerçekten kötü olduğunu önceden görüp kendi ellerimizle bitirdiğimiz birkaç dostluk vardır hayatımızda. Cesaret ister. Zordur ama gerçektir. Ve bitirirken zor olsa da, sinirlenilip kızılsa da bittikten bir süre sonra ‘’iyi ki tanımışım, iyi ki yaşamışım’’ dedirtir. Birlikte yaşanan güzel günler hatırlanır, birlikte dinlenen şarkılar, birlikte odaya kapanıp izlenilen filmler, yaptığı espriler gelir akla zaman zaman, bir olay olsa ''o burda olsaydı şöyle şöyle yapardı şimdi'' denilir ve gülümsenip geçilir. Hayalleri gerçekleşsin, mutlu olsun istersin. İki taraf da mutlu olsun istersin sadece. Kötü duygular bırakmaz ardında öyle dostluklar. Çirkinleşmeler olmaz birbirinin ardından. Yüzüne karşı yeterince tüm çirkin durumlarınızı söylersin çünkü bitirirken. Biraz acıtabilir ama öyle olması gerekir. Bazen mecbursundur.

Ama unutmazsın. Güldüğünüz şeyler, özellikle ağladığınız şeyler, paylaştığınız sırlar, tüm gün beraber olduğunuz yetmiyormuş gibi geceleri de kimi zaman sabaha kadar gülüp eğlenmeleriniz... Hepsi hayali bir kutuda kilitlidir. Güvendedir hepsi. Çünkü siz bitmiş olsanız da paylaştığınız şeyler, tüm güzellikler sabittir. Geçmişte, oradadır. Ardımıza dönüp bakmaya korkmayız.


Bugün bunları hatırladım, yazıya başladığımdan bu yana saatler geçmiş şimdi bakıyorum da. Akşam olmuş. İçimden bu yazıya dair ilk cümle geçtiği an gökyüzü kızıldı, çalan Gavin DeGraw’dı kulağımda. Birçok güzel anıma şahitlik etmiş bir adam kendisi. Son birkaç saatimi böyle geçirmeme sebep insan da kendisi. Gençliğimi de böyle böyle yedi zaten kendisi ve kendi gibileri. Birkaç saat birkaç saat derken, dalıp da çıkamadığım kuyulara ittiler beni. Bugün de böyle olsun, bu yazının bir finali yok. Aslında benim için birçok yazının, birçok filmin, birçok şarkının finali yok. Sonu yok. Eşlik edeceği belki daha yüzlerce ânın biri de bu olsun. Bu yazı da böyle bitsin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder