Ve evet.
Hani şahit olduğumuz, duyduğumuz veya öğrendiğimiz bir
durumu, bir olayı, bir ânı başka birine anlatırız ya bazen…
Anlattığımız olayı veya ânı yaşayanlar bambaşka insanlarken
ve anlatılan şey de haliyle bambaşkayken, bunu anlattığımız kişiyle de aramızda
tam o sırada bir bağ oluşmaz mı? Bu çok karmaşıksa eğer, şöyle de
anlatabilirim:
Bir otobüstesiniz. Otobüs şehirler arası duraklarından
birinde, bir otogarda durdu. Pencereden dışarı bakıyor ve bavulunu oradan oraya
çekiştiren insanlar görüyorsunuz. Otobüse binip, otobüsten inen yolcular… Tüm
bu kalabalığın içinde bir çift gözünüze çarpıyor. Gözlerinden, davranışlarından
apaçık birazdan birinin diğerine veda edecek olmasıyla oluşacak yoğun bir özlem
hissinin belirtileri okunuyor daha şimdiden. Birden kadın olanı erkeğe sarılıp
ağlamaya başlıyor, içi titreye titreye. Daha şimdiden içine oturan özlem
duygusuyla, kendisine sarılmış kadının başını göğsüne bastırarak gözlerini
hüzünle kapatan erkeğin dudaklarından dökülenleri okuyabiliyorsunuz;
‘’Ağlama.’’ O ağlama dedikçe kadın daha fazla sarsılıyor ağlarken. Öylesine
güzel ağlıyor ki, sarıldığı erkeğin bile ona dokunmaya kıyamadığını çok net
görebiliyorsunuz.
Peki gördüğünüz bu ‘’yoğun’’ sahne neydi sizin için?
Dünyadaki en mucizevi şeylerden biri olan sarılmak, uzun
saniyeler boyunca o çiftin üzerinde, ruhlarında ne gibi etkiler bırakmıştı? O
kadının erkeğe sarılıp içi titreyerek ağlaması o ikisinin duygu dünyası
haricinde, sizde de bir şeyler uyandırmamış mıydı? O kare, o sahne sizi de
içine almamış mıydı? Onların size gösterdiği, onların oluşturduğu bu ‘’güçlü’’
atmosfer sizi de hayal dünyanızda yeni duygu ve hikayelere sürüklemek için
sabırsızlanmıyor muydu? Vedalar edilip otobüs hareket ettikten sonra iki
tarafın da hayatına ne şekilde devam edeceğiyle, duygularına ne şekilde
hükmedeceğiyle ilgili küçük hikayeler sizin de zihninizi kurcalamıyor muydu?
Cevaplar ‘’evet’’se aynı takımdanız, devam edelim.
Gördüğünüz o ayrılık sahnesi, şahit olduğunuz diğer birçok
şey gibi günler, aylar, yıllar içersinde tüm netliğiyle parlar düşünce balonunuzda
zaman zaman. O sahne tüm yoğunluğuyla zihninize kazınmıştır çünkü, hatırlamak
için hiçbir sebebe ihtiyaç duymazsınız. Bir anda öylesine hatırlarsınız işte.
Tıpkı çocukken uzayla ilgili bir film izledikten hemen sonra gökyüzünde büyük
bir yıldızın daha önce hiç şahit olmadığınız bir hızla kaydığını gördüğünüzü
hatırlamanız gibi. Zihne kazınmış kısa ama etkili anlar silsilesi. Hani ütü
yaparken bile, dişlerinizi fırçalarken ya da ayakkabı bağcıklarını bağlarken
bile; çok alakasız zamanlarda aklınıza gelebilecek şeyler işte.
Ve işte böyle hatırlama anlarından birinde yanınızda yakın
hissettiğiniz biri ya da bir arkadaşınız varsa anlatırsınız, ‘’Ya ne hatırladım
şimdi bak, şöyle şöyle olmuştu, çok güzel bi andı.’’ diye.
İşte yazının başından beri tam olarak bundan bahsediyorum. Bizim
için vaktiyle bir anlam ifade etmiş anları başka biriyle paylaşırken ,
paylaştığımız o ânı da anlamlandırmış oluyoruz. Paylaşılan kişinin de zihninde
şekiller, içinde anlatılan şeye dair duygular oluşuyor. Doğal bir süreç gibi.
Birileri yaşadı, siz şahit oldunuz. Şahit olduğunuz şeyi içinizde yaşatıp,
başka birine çok başka imgelerle yeniden yaşattınız. Ve başta anlattığım o
otogardaki çiftin hikayesi ve hayalinizdeki olası hikayeleri, sizin
arkadaşınızla olan hikayenize yeni bir an ekledi. Yeni bir gülümseme, yeni bir
düğüm ekledi. İşte bunlar hep duygu.
Yaşadığınız anlara anlam yüklemek. En basitinden yine şöyle
anlatayım:
Bir otobüs durağındasınız ve muhtemelen o durakta ayakta
bekleyerek en azından bir on beş dakikanızı harcayacaksınız. Neyi seçersiniz?
On beş dakika boyunca otobüsün geleceği yöne bakıp içinizden oflayıp poflamayı,
sabit durmaktan artık hafiften zonklamaya başlamış ayaklarınızı düşünmeyi mi?
Yoksa çok sevdiğiniz bir albümden 3 şarkı dinleyerek baktığınız her şeyi
kafanızdaki klibin senaryosuna dahil etmeyi mi?
İkincisi daha güzel oldu sanki? Gün içersinde yerine göre
iki saatten uzun gelebilip –biz öğrenciyiz, biz bilicez tabii-, yerine göre göz açıp kapama süresi olan o on
beş dakikayı bomboş ve harcanmış olmaktan çıkarıp yaşamınıza dahil etti bu
seçenek. O on beş dakika boyunca duyduğunuz notalarla gördüğünüz canlı, yaşayan
hayatı birleştirip hayal dünyanıza yeni bir kazanım oluşturdunuz; gözünüzü bir
noktaya sabitleyerek on beş dakika süresince bomboş, ruhsuz bir insan olmanın
aksine.
Lafı belki çok uzatıyorum, belki çok dolandırıyorum ama
içimden bu geliyor. Zihnimden bunlar geçiyor, daha kısası veya daha uzunu
değil. Çok da umrumda değil aslında, anlatıyorum işte.
İşte bu kadar küçük, basit nüansları büyütüp, büyük şeyler
haline getirerek bir yazı halinde kendime sunabildiğimde tek yapmak istediğim
şeyin bu olduğunu anlıyorum. Yapmak istediğim, yaşamak istediğim şey ne mi?
Hayat bir yolculuk ve hayatın her durağında, mümkün olabilecek her anında, çok
basit görünebilen şeylerde bile bir estetik duygusu arayıp bu arayışın varlığıyla bile yetinebilmek. Yaşamın her
alanında ilgilendiğim konulardaki detayları yakalayabilip üzerine uzundan da
uzun sürelerce düşünebilmek, kafa patlatabilmek. Detaylarda boğulmak ve bundan
mutlu olmak. Amelié olmaktan bahsetmiyorum ama. O çok başka konu. İstediğim o
değil. Yani, galiba.
Dipnot: Ve içimde böyle bir duygu ve eğilimin varolduğunu
bana farkında olmadan belki yüzlerce kez hatırlatan Reşat Hoca’ya ömrümün
sonuna dek edeceğim binlerce teşekkürün bir izi de burada kalsın istedim belki
de.
Tuğba senin yazarlık gazetecilik vb. gibi şeylere meraklılığın var mı ya da yazar gazeteci olmayı düşünüyor musun?
YanıtlaSilEzelden beri merakım var gazetecilik vs. durumlarına da, zaman ne gösterirse artık.
Silumarım istediklerine en kısa zamanda ulaşırsın :)
Siltebrik ediyorum seni. böle şeylerle uğraşman çok güzel.
YanıtlaSilTeşekkürler.
Sil