Her yer kargaşa, her yer kaos. Ortadoğu cehennem çukuru. Kendi
sonumuzu kendimiz getiriyoruz. Reel politik diye diye olmayacak şeylere göz
yumduk. Her gün - her hafta katledilen belki yüzlerce insan var. Ve tüm bunlara
son vermeye cesaret edebilecek tek bir insanı yetiştirebilme, o tek bir insanı
kazanabilme zamanlarındayız artık. Kim olacağı belli olmaz, tek bir insan
binlerce – yüz binlerce insana ulaşabilir. Hayatlarını değiştirebilir. Bir
kişinin hayatını değiştirmek, o kişinin devam ettirdiği nesiller boyunca hayat görüşünü
belirlemek demek olabilir. Ve bu ihtimallerin arasında tek bir kişiyi kaybetme
lüksümüz yok. İnanç gerek bize. Başarabileceğimize olan inanç ve bunun için
gayret.
Bu devrimi başlatmaya, Ortadoğu’daki, dünyadaki düzeni
değiştirmeye görülen o ki bu gidişatla güç yetiremeyeceğiz. Ama ağlanıp
sızlanmayacağız. Evlerimizden başlayacağız bu işe. Devrimi evlerimizden
başlatacağız. Huzurumuzla, şefkatimizle, heyecanımızla eğiteceğiz birbirimizin
yüreklerini. Bunlardan aldığımız güçle aile olmayı başaracağız. İmza atmak aile
olmak değildir. Evliliktir sadece. Oysa iki kişiyle başlayan “gerçek” bir aile,
devrimin ilk halkası olmalı ki devrimin temelleri sağlam olsun. O evden yetişen
nesiller; tüm benliğiyle, bilinciyle, eğitimiyle, anlayışıyla, merhameti,
duyguları ve aynı zamanda gerçekçiliğiyle bir amaç sahibi olduğunu fark
edebilir ancak. Minik yürekleri fethetmeden bu devrimi gerçekleştiremeyiz.
Olacak bu ya, The Forest Rangers’ın John the Revelator’ı
çalarken içimden geldi bunları yazıvermek. Bu şarkıyı keşfettiğim dizide, bu
şarkıyla, illegal düzeni değiştirmek, kendi ailesi ve çevresinde devrim yapmak istediği için kurban verilen bir adam
kastedilirdi. Çok bilinen ama idrakı ve gerçekleştirilmişliği minimumda bir
sözdür: “Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter,” demiş ya Malcolm
X; bu toplumu uyandırmaya, sonraki nesillere bir amaç kazandırmaya belki de
herhangi birimizin evinden çıkan ‘John the Revelator’ın gücü, cesareti, azmi
yetecek. Biz inancımızı ve gücümüzü kaybetmeyeceğiz. Yaprak gibi titremeyeceğiz
olanlar karşısında. Önceliğimiz bu.
“Bu, tarihteki en eski hikayedir. Bir gün 17 yaşındasınızdır
ve gelecek için plan yaparsınız. Sonra sessizce ve siz ne olup bittiğini
anlamadan o gün gelir. Sonra da dünde kalır. Bu, sizin hayatınızdır. Arzulamak,
kovalamak ve dilemek için çok zaman harcıyoruz. Ama gayret güzel bir şeydir.
Bir şeyleri dürüstlükle kovalamak iyidir. Hayal etmek. Bir daha asla
göremeyeceğinizi bildiğiniz bir arkadaşınız olsaydı ona ne söylerdiniz?
Sevdiğiniz biri için yapabileceğiniz son bir şeyiniz olsaydı onun için ne
yapardınız? Söyleyin. Yapın. Beklemeyin. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Bir
dilek tutun ve kalbinize kazıyın. Neyi isterseniz. İstediğiniz her şeyi.
Kazıdınız mı? Güzel. Şimdi onun gerçekleşeceğine inanın. Sıradaki mucizenin
nereden geleceğini asla bilemezsiniz. Sıradaki anı. Sıradaki gülümseme.
Gerçekleşen sıradaki dilek. Eğer dileğine çok yakın olduğuna inanırsan ve
aklınla kalbini onun gerçekleşebilirliğine, kesinliğine açarsan, dileğinin
gerçekleştiğini her an görebilirsin. Dünya sihirlerle dolu bir yer. Tek yapman
gereken buna inanmak. O yüzden haydi bir dilek tut. Tuttun mu? Güzel. Şimdi ona
inan. Tüm kalbinle.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder